Ana səhifə

Tarihin en melun ve meşhur musibetlerinden biri olan Generalisimmo


Yüklə 40 Kb.
tarix17.06.2016
ölçüsü40 Kb.
Barca

> Tarihin en melun ve meşhur musibetlerinden biri olan Generalisimmo


>Franco, 36 yıllık diktatörlülüğü sırasında, bin’lerce nasihate taş
>çıkartırcasına bir klübün efsaneleşmesinde bu kadar payı bulunacağını,
>ülkeyi yönettiği dönemlerde fark edebilir miydi acaba?
>
>FC Barcelona ile ilgili yapmak isteyeceğiniz herhangi bir araştırma ve
>okumanın size çıkartacağı yegane giriş-gelişme-sonuç cümlesi. Klişe değil,
>gerçek olduğu için, Barça, (ki bundan sonra, kulüp adı için Katalanlara
>saygı ve Castilya’ya inat FC Barcelona yerine Barça’yı kullanacağım) 103
>senelik tarihiyle Artells’in ifade ettiği üzere “Katalan halkının bir
>futbol takımı suretindeki epik yükselişi”dir.
>
>29 Kasım 1899’da aslen İsviçre’li olan fakat Barcelona’da yaşayan
>muhasebeci Hans Gasper ki ismini daha sonra Katalan bir isim olan “Joan”
>ile değiştirmiştir, bir spor adamı olan Manuel Solé’ye yaptığı teklif ve
>onun da kabul etmesini müteakkip Montjuic del Carme caddesinde 5 numarada
>yer alan Solé spor salonunda, diğer 12 kişi ile beraber kurulmuştur. Fikir
>babası İsviçreli, Joan Gasper, spor salonu sahibi Katalan Manuel Solé,
>klübün ilk başkanı İngiliz Walter Mild’in siluetinde şekillenen klübün
>enternasyonel havası, ilerleyen dönemlerde kentin Francocu falanjistlerle
>savaşan cumhuriyetçilere destek veren Uluslararası Tugay’ın daha sonraları
>da klüpte büyük başarılara imza atan bir çok “Katalan” olmayan ama işin
>içindeyken herhangi bir Katalan’dan aşşağı kalmayan özellikle
>Hollandalıların kimliğinde katmerlenmiştir. İlk önce futbolcu daha sonra
>antrenör olan ve yaşamının büyük kısmını Barcelona’da geçiren, oğluna
>Katalan ismi olan “Jordi” yi veren (ki Jordi Cryuff, bazı özel
> maçlarda Katalan forması giymektedir) Johan Cruyff, diğer Hollandalılar
>Johan Neeskens, Rinus Michels, Ronald Koeman öteki milletlerden Kubala,
>Kocsis, Romario, Stoichkov, Ronaldo, Schuster, Helenio Herrera (efsanevi
>antrenörlerinden) ve uzayıp giden listesiyle bir futbolun beynelminel
>yıldızları topluluğu. Ama şu andaki takımda yer alan 10 Hollandalıyla hala
>flemenklerle ayrı bir hoşlaştığının üstüne basarken, bunun altında sportif
>mi, sosyolojik mi yoksa siyasi bir neden mi aranması konusunda herhangi bir
>kanıt bulmakta zorlanmaktayız. Hele şu günlerde Dünya Kupası’na
>katılamayarak son 15 senede yakaladıkları başdöndürücü çıkışa şaşırtıcı bir
>ara veren portakalların haline biraz bakarsak, yolun bu yol mu olması
>gerektiğini şu anda ki klüb başkanı Joan Gaspart’a bir sormalıyız. (Yazı
>yazılırken Van Gaal’ın yeniden Barça’nın başına geçmesi kesinleşmişti.)
>
>Bu veteran laf kalabalığının arkasından, hikayeye kaldığımız yerden devam
>edelim. Bu 12 adam kafa kafaya verip klübü kurduktan sonra, artık Barça’nın
>ilerde ritüelleri daha doğrusu ritüelden öte bir şeyleri olacak olan,
>klübün renkleri, amblemi ve arması konusunu netleştirmenin zamanı gelmişti.
>Ritüelden öte diyorum çünkü, mavi-erguvan(bordo) renkli bayrağı ve bu
>renklerden oluşan Barça forması başta iç savaş sırasında olmak üzere, daha
>sonraları Franco yıllarında, (ki bu dönemde Barça bayrağının Katalan
>bayrağı “sanyra”dan daha fazla öne çıktığı söyleniyor) ve hatta bir ölçüde
>günümüzde Barça’dan çok Katalan halkının olmayan vatanının, göğe
>yükselttiği ve kutsadığı kimlik çığlıydı. Forma deyip geçmemek lazım,
>kurulduğu tarihten beri 103 senelik tarihinde, üstüne hiç bir reklam
>almayan ve bu geleneği de şu ana dek bozmayan bordo- mavi renkli forma eski
>başkanlardan Jose Luiz Nunez cümlesinde en güzel anlatır herhalde modern
>toplumun futbolun içersindeki kirlilik sembolüne, bir
> takımın simgesinin gösterdiği direnci; “ Hiç kimse bize, logoları ile
>formamızı kirletecek yeterli parayı ödeyemez” (bu arada aynı geleneği
>sürdüren Basklıların takımı Atletico Bilbao’yu da saygıyla anmakta fayda
>var). Bu kerametinden öte bayrağın renklerinin nasıl belirlendiği üzerine
>dönen 4 ana söylenti arasında en meşhur hale geleni ise, Gamper’in
>İsviçre’de doğduğu Ticino kantonunun renklerinden feyz alınmasıydı.
>
>Tarihi, Katalanizm ile nerdeyse denkleşen, bu yüzden aman futbola şunu
>karıştırmayalım, bunu karıştırmayalım denilen ama her müsibetinde bir güzel
>karıştırıldığı memleketimiz liginden bakarak anlamanın zor olduğu Barça
>tarihi, bu ulusal kimlik vesilesiyle pek çok kere tarihçilere, sosyal
>bilimcilere ve futbola sosyo gözlükleriyle bakanlara hayli malzeme
>vermiştir. Daha 1908 senesinde Gamperin talimatıyla Katalan kimliği
>savunucularının aktif kesimine, özellikle de Katalan burjuvazisine
>meyleden, Barça, Primo de Rivera’nın (1923-29) İspanya’yı yönettiği
>dönemlerde bunu üst düzeye çıkartmıştır. Herhangi bir diktatörlük
>vesilesiyle en şaaşalı kitlesellik dönemlerini yakalayan Barça, bu
>yakınlaşmanın kendi bünyesinde şeklillenmesi ve tezahür etmesi
>münasebetiyle ciddi bir halk sempatisi kazanmıştır. Ki bu ulusal kimlikte
>futbol şerbetiyle cisimleşen sınıflar-üstü koalisyon Barça’nın tarihi
>boyunca en ciddi maddi ve manevi klübe desteği olmuştur. Bunu en güzel
>anlatacak olay, Barça’nın o
> yıllarda bir İngiliz gemisinin mürettebatının oluşturduğu Jüpiter adlı
>takımla yapacağı maç öncesi seremonide İngiliz ulusal marşı alkış alırken,
>İspanyol marşının ıslıklanması vesilesiyle, merkez ihükümet tarafından, o
>dönem maçlarını oynadığı 1922’de açılan 40 bin kişilik “Les Corts”un 6
>aylığına kapatılması olmuştu. Bir klübe, ki o dönemlerde klübün en ciddi
>geliri sahasında yerli ve yabancı takımlarla yaptığı maçlardan sağladığı
>gelir olduğu, ulusal ligin de hala kurulmadığı dikkate alınırsa,
>yapılabilecek en büyük kötülük olan saha kapatma cezası, Katalan halkının
>muazzam dayanışmasıyla geri tepmişti. Klüp üyeleri bu 6 ay boyunca düzenli
>olarak klübe aidatlarını ödemeye devam ederken, bir çok kişi de irili,
>ufaklı maddi yardımlarla Barçayı ayakta tutmuş, hiç bir futbolcunun
>parasızlıktan ötürü klüpten ayrılmasına neden olmamıştır. Günümüzde 105.000
>üyesi, dünyanın her tarafına yayılmış 1450 taraftar derneği ve 170 milyon
>denk bütçesiyle neredeyse bir ülke olan bu şaheserin ünlü
> Barcelonalı mimar Antonio Gaudi tarafından yaratılmadığı herhalde her
>vicdana malum olmuştur.
>
>En zor, acılı ve şiirsel dönemlerini 1930’lu yıllarda geçiren Barça,
>Barcelona halkı ve Uluslararası Tugaylar ile beraber, iç savaş sırasında
>saflarını Cumhuriyetçiler ve direnişçiler yanında saf tutarak, 1939’da
>kentin düşüşüne kadar, faşist Franco’nun falanjistleriyle, İtalyan ve Alman
>uçaklarına karşın direnirken herhalde şekli olarak en çok Picasso’nun
>Guernica’sına renk olarak da topraklarını boyadığı insan ve yaşam kanıyla
>bayrağının bordo rengine yaklaşıyordu.
>
>Bu dönemi de Barça, Basklıların takımı Euzkadi ile beraber Amerika
>kıtasında ve Avrupa’da maç ve propaganda yaparak geçiriyor, direnişçilere
>yardım topluyorlardı. Sonuçta savaş bitince İspanya’ya 4 Katalan 1 Bask’lı
>futbolcu dönerken, mülteci kalanların üzerinde FİFA terörü esiyor, ve
>tarihi boyunca efendilerin yanında yer alan bu futbol kurumu futbolcuların
>lisanslarını ömür boyu iptal etmekle tehdit ediyordu.
>
>Savaştan tamamen bitmiş, yenilmiş ve ulusal kimliklerinin tüm tezahürlerini
>kaybetmiş olarak çıkan Katalan halkı artık Barça’sına ve 39’dan yaklaşık 20
>sene sonra kavuşacağı en büyük miting alanına, 120 bin kişilik “Nou Camp”
>stadına bir başka sahip çıkıyordu.
>
>İlk şampiyonluğunu, İspanya liginin kurulduğu 1929 senesinde yaşayan Barça,
>40’lı ve 50’li yılları üçerden 6 La Liga (İspanya ulusal ligi) şampiyonluğu
>ve bir Kupa Galipleri kupasıyla kapatırken, “dış düşman”, Kralın,
>Franco’nun, merkezin Madrid’i Real Madrid, 40’larda fazla olmasa da,
>50’lerde fırtına gibi esiyor, sırf 50’lere 4 lig kupası ve 4 Avrupa
>şampiyon kulüpler kupası sığdırabiliyordu. Yazılanlara bakılırsa Real
>Madrid’den en çok nefret edilen bu dönem olmuş, öyle ki başta Franco
>dururken, radyolarda İspanya’nın ulusal kahramanlık şarkılarından çok,
>Real’in Avrupa zaferleri haberleri beyinlere zerk ediliyormuş. Öte yandan
>Kara Franco’nun bu beyaz önlüklü barış! elçileri, Madrid’in yöneticilerini
>öyle bir gaza getiriyordu ki, 59’da dönemin üst düzey yöneticilerinden Jose
>Salis “Daha önce bizden nefret edenler, sizin sayenizde şimdi bizi
>anlıyorlar” türünden demeciyle R.Madrid’li futbolcuların dezenfektan
>özelliklerine methiyeler düzüyor, bu arada dünya kamuoyunun inlak
> vaziyetlerini derbeder etmeyi beceriyorlardı. Pehh, futbol sen nelere
>kadirsin!. Öte yandan R.Madrid’in dış düşmanlığını ayyuka çıkaran ikinci
>olay dönemin futbol yıldızlarından Arjantin’li Di Stefano’nun Barça
>tarafından alınmasına rağmen 1 yıllık ihtilaflı bir sözleşmeyle Real’e
>geçmesi ve sonradan da orada simgeleşmesi. Dönemin siyasi-sevimsiz
>merkezinin Madrid’de belirginleşmesinin yanı sıra futbolun kara-filmlerinin
>de prodüksüyonunun aynı yerde gerçekleştiği açıktır. Lakin Madrid ve
>R.Madrid düşmanlığının hem futbol arenasında hem de futbolun kendi bünyesi
>dışı motiflerle pek teşne olduğu Barcelona’da, nerelere vardığı yazının
>bütününden herhalde en fazla çıkarılacak noktadır. Bu konu ilerleyen bir
>çok paragrafta tekrar tekrar karşımıza çıkacağı için, hazırlıklı olmanız
>temennisiyle...
>
>R. Madrid, 60’ların da kendisinin olacağını daha 50’lerden fısıldıyor.
>Barça sadece baştan 60’ın lig şampiyonluğunu kaparken, Madrid’in beyazları
>62 dışında bütün yılların La Liga şampiyonluklarını müzesine götürüyordu.
>Bu arada Barça olmasa da Barcelona 60’larda futbol dışında başka ciddi bir
>meseleyle meşgul oluyor ve inanılmaz bir göç furyasına maruz kalıyordu.
>Katalan olmayan bu göç karakteristiği de bu coğrafyada inanılmaz bir
>entegrasyon ilacını refleksiv olarak keşfediyor, Barça yine sahneye çıkıp,
>göç topluluğunu Katalan olmasa da Barcelonalılaştırabiliyordu. Aman ne ala
>entegrasyon, “Barça in, racism out”. Bu arada Barselonalılaşamayanlar
>soluğu Espanyol’da alıyor. Ve Espanyol klübü –Barcelona şehrinin diğer
>klübü, Türkçe ismiyle İspanyol- kuruluşundan beridir taşıdığı kötü
>sicillerini tescilliyorlardı. Katalanların değişiyle Real Madrid dış
>düşman, Espanyol iç düşman. Varolduğundan bu yana Katalanları tilt eden bu
>kulüp, merkezle kurduğu ilişkiyi o denli abartmıştı ki,
> yazları Barcelona’da yaptığı özel turnuvaya her seferinde Real Madrid’i
>davet ederek merkeze olan iman ve bağımlılığını tazelerken, ismine layık
>olan her türlü yalakalığı da sergiliyordu.
>
>70’lerini ve 80’lerini kendi liginde ve Avrupadaki turnuvalarda, pek parlak
>geçirmeyen Barça, 80’lerin sonlarına doğru ilerde yaşacağı güzel günlerin
>nefesini ilk önce kendi halkına sonrasında da tüm Avrupa’ya fısıldıyordu.
>Bu arada 70’lerin ortası İspanya demokrasisi, tarihinin 20. yüzyüla tekabül
>eden en uzun ve karanlık makus ve mağdur sayfası Generalissimo’nun 1973’te
>tarihin çöplüğüne intikali vesilesiyle anomali halini atlatıverip, Latin
>Amerika’da yarattığı sömürge kardeşlerinden insani ve vicdani olarak bir
>adım öne geçiveriyordu. İnsanlık tarihinin Avrupa’daki son
>kara-prenslerinden biri de çözülüyordu. Lakin, şu anda İspanya’nın
>ilköğretim çağındaki çocuklarına verilen tarih müfredatında demokrasiye
>geçilen tarihin not olarak düşülüp düşülmediği konusunda bir fikrim
>olmamakla beraber, ülkenin siyaset-bilimcileri ve tarihçilerinin bu konuda
>hem fikir oldukları olguya bir tek şerhle katılabilirim, o şerh de benden
>değil Katalan halkından gelmekte. “İspanya demokrasiye, 1973
> senesinde Franco’nun ölmesiyle değil, 1974’ün Şubat’ında Barça’nın Real
>Madrid’i Madrid’de Barnebau’da 5-0 yenmesiyle, geçmiştir.” Göz ardı
>edilemeyecek bir gerekçe.
>
>Johan Cruyff’un da bir gol attığı bu 5-0’lık “demokrasi” zaferi dönemi
>kulüp bağlantılı web-sitelerinde 1.Dutch period diye adlandırılırken (Johan
>Neeskens’i de unutmamak lazım). İkinci Dutch periyodu da Cruyff’un Barça’ya
>1988’de geri dönmesiye adlandırılabilir. Bu sefer teknik direktör olarak.
>
>Büyük klüpler, büyük futbolcular yaratır. Efsane olmakta, klübün ötesinde
>futbolcuyla direkt ilgilidir. “Sarı Fare” lakaplı Johan Cruyff 70’lerde
>rekor bir transfer parasıyla Barça’ya gelirken büyüklük konusunda herhangi
>bir sıkıntısı olduğunu hiç zannetmiyorum, lakin 70’lerin Hollandası’nı ve o
>Hollanda’nın büyülü futbol resitalinin sahadaki organizatörlerini
>izleyenler ve hatırlayanlar için herşey ayan beyan ortadır. (Ki o
>insanların ne kadar şanslı olduğunu da, 1973 doğumlu, tevellüt fakiri bir
>futbol sevdalısı için hatırlatmakta fayda var). Öte taraftan geldiği ilk
>dönemler, Barça’nın onu sindirip sindiremeyeceği konusunda kafalarda
>oluşabilecek herhangi bir müessif düşünce de onun ayakları ve kişiliği
>sayesinde erimiştir. Lakin 35 sene Franco müsibetiyle uğraşan Katalan’lar
>ve 1978’de diktatör Vileda’nın Arjantin’inde düzenlenen Dünya Kupası’na
>gitmeme konusunda uzun süre direnen ve bu konuda diğer Avrupa ülkelerini de
>gaza getiren Hollanda’nın kaptanı olarak, biraz da başka
> nedenlerden bu kupada o müthiş Hollanda takımı ile berbaber olmayan
>Cruyff, politik ve psikolojik ölçüde en doyumsuz tatlardan birine
>ulaşmışlardır. Bir türlü doğrulatamadığımız şu söz, futbol’un kara ve sönük
>sayfalarında bize, sanal da olsa hatta yalan da olsa yaşattığı mutluluk
>vesilesiyle her zaman vicdanımızın malum tarafında yer alacaktır.
>“Sokaklarında insanların öldüğü, binlerce genç insanın kaybolduğu,
>demokrasinin zerresinin olmadığı bir ülkeye gidip, futbolumla olanlara alet
>olmak istemem.” Başka nedenlerinin yanında 88’deki geri dönüşün temelinde
>böyle bir tavrın yarattığı hissiyat yoğunluğunun olmadığını kim
>söyleyebilir ki. Hele dönülen yer Katalan yurdu Barça ise. Cruyff
>patronluğundaki futbol mentalisiyle Barça Katalan doğumlu gençlerini de
>yabancılarla aynı ölçüde değerlendirmeye ve takım içinde var etme yoluna
>gitti. Bu yeniden organize edilmiş ve ruh kazandırılmış takım 91’den 94’e
>kadar tam 4 sene üst üste La liga şampiyonluğu alarak kendi tarihlerinde
>bir ilke
> imza atarken, asıl başarıyı (daha doğrusu onuru) 1992’de Londra’nın
>Wembley Stadyum’unda Sampdorya’yayı Ronald Koemanın müthiş frikiği ile1-0
>yenerek Şampiyon Kulüpler (Şimdiki ismiyle Şampiyonlar Ligi) kupasını
>alarak kazanmıştır. (Ki o frikiğin sahibinin topla en yakın ilişkiyi kuran
>nesnesi, Ronald’ın kramponu muzaffer Cesar’ın tacına taş çıkartırcasına
>Klübün müzesinde yerini alarak tarihe geçmiştir, merak edenler veya yolu
>düşenler Barcelona kentinin en çok ziyaret edilen müzesinde Barça müzesinde
>bu kramponu görebilir)
>
>Ve bir Barça klasiğiyle, uluslararası dayanışma, kendi deyişleriyle Katalan
>pactizm. Tarihlerinde ilk defa kazandıkları bu kupa, yurtsuz halk
>Katalan’ların yurdu Barça’ya yükledikleri değerler demetiyle beraber analiz
>edildiğinde, bir halkın onurunu ve kimliğini bir futbol takımı vesilesiyle
>nasıl kavramsallaştırdığını ve ritüelleştirdiği görülecektir. Ve bir
>Hollandalı’nın da nasıl olup da, milliyetçilikleri, doğal olarak, bu kadar
>ön planda olan bir takımın ve o takımın taraftarının belleğinde ve
>yüreğinde bu denli iz bıraktığı, bence yine Katalanların, özellikle iç
>savaş döneminden yanlarında olan enternasyonel dayanışmanın tarihlerinde
>bıraktığı ize ne denli vefa gösterdiklerinde aramak lazım. Belki de
>Barcelonalı bir ekonomist olan Jordi Torrebedalla’nın Simon Kuper’e ifade
>ettiği Barcelona paktism denen ve Katalan-yabancı dayanışmasını simgeleyen
>bu ifadeyi en iyi açıklayan göstergeydi, Barça’nın takım kimliğini
>oluşturmasında izlediği tarihsel-politik-stratejik yön. Sözün özü,
> Johan Cruyff hala efsanedir Barcelona’da.
>
>Son yüzyılda hiç bir savaştan açık alınla çıkamayan Katalanlar, futbol
>arenasından, bir futbol takımı siluetinde çıkardıkları zaferlerle
>pekiştirirler vatansızlıklarının acısını, belki de vatanlarını. Kazanma ve
>kaybetme arasında var olan o yüksek gerilimi alabildiğine yaşayan ve son
>yüz yılda sürekli terazinin kaybetme tarafında yer alan Katalan halkının,
>özellikle 30’lı yıllarda yaşadığı büyük yıkım ve acının bir ölçüde Barça
>ile beraber hafifletilebilmesi ve zaferin ve kazanmanın yine aynı kimlikte
>yüceltilmesi, mutlak yenilgiyi kabullenmiş bir toplumun kendi içine
>bağırırken suratında oluşan şekildi, o yeşilin üzerini dokuyan bordo-mavi
>ilmekler. Önceden de belirttiğim üzre, gerçekten buradan bakılınca anlamak
>zor, ama Barcelona’yı okudukça, anlamaya çalıştıkça, “bir kulüpten öte bir
>şey olan” bu fenomeni oluşturan nedenleri anlamak biraz daha kolaylaşıyor.
>
>İspanya, tarihsel ve jeopolitik nedenlerle bünyesinde barındırdığı çok
>dilli ve çok milletli kimliğine, yönetsel erki nedeniyle ancak II.
>Cumhuriyet diye adlandırdıkları 1931-36 yılları arasında soluk aldırmıştı.
>Fakat bu beş yıllık elbisenin İspanya’ya bol geldiğine hükmeden generaller
>Franco öncülüğünde seçilmiş hükümete açtıkları ve ülkeyi cehenneme
>çevirecek olan 3 senelik savaş sonrasında, bu coğrafyaya kendi biçtikleri
>tek renkli elbiseyi giydirmişler ve ancak 1978 Anayasası ile beraber elbise
>renklenebilmiştir. Katalanlar şimdi burada bahsedilmesi güç ve anlatımı
>uzun olacak sosyolojik ve politik nedenlerden ötürü, ülkedeki diğer güçlü
>etnik kimlik olan Bask’lılardan daha farklı mücadele yöntemleri izlemişler,
>dolayısıyla Barça bu farklı mücadele seyri ve varolma savaşı boyunca
>taşıdığından öte yer edinmiştir. Katalan takımı başarıları ve ihtişamlı
>varlığıyla elli senelik bu pres yıllarında, baskıcı rejime karşı futbolun
>da sağlandığı meşru ve dokunulmaz havayı da kullanarak,
> hem tribünlerde hem de sokakta halkına ses, küfür, isyan ve kimlik
>olmuştu. Okullarında, işyerlerinde veya diğer toplumsal alanlarda Franco’ya
>ve onun temsil ettiği rejime sövüp sayamayanlar, bunu tribünlerde
>Franco’nun takımı R.Madrid’e ve onun futbolcularına adresi belli küfürlerle
>yöneltiyorlardı. Ve o küfürlerini, tezahuratlarını ve şarkılarını
>Katalancayla süsleyerek, kitlesel bir “dilini yaşa, dilini yaşat” ayini
>yapıyorlardı. Bu nedenle Nou Campta sahada haftada bir, bazen iki kez
>oynanan 90 dakika futbol maçı, öncesi, sırası ve sonrası ile bir oyun
>olmaktan çıkıyor, tahmin edilecek nedenlerden ötürü Katalanlar için bir
>ziyafet, Franco ve Madridliler için ağızlarında istemeden yuvarladıkları
>taş oluveriyordu. Tabii bu arada olan, nefretin oluk oluk aktığı R.Madrid’e
>ve onun oyuncularına oluyordu. Bir tarafta iktidarın sembolu Castilla’nın
>takımı R.Madrid, öte yanda direnişin ve muhalefetin sembolu Katalonya’nın
>takımı Barça, ortada da Franco’dan sonra oyunun, sporun,
> eğlencenin ötesinde binlerin izlediği arenada sergilenen yüz yıllık
>(kendi deyimleriyle) morbo yani kanlı rekabet. Tabii bu kan bir toplumun
>belleğinde, bir halkın geçmişinde tarihin yarattığı gözyaşı ve kahkahanın,
>ızdırab ve zevkin, yenilgi ve zaferin, iyi ve kötünün, yani tüm
>karşıtların, tüm öte’lerin mecazi gölgeden ibaret bir ifadedir, ama gerçeğe
>çok yakın bir gölge. Hiçbir şeyi anlayamasak bile, yine S.Kuper’in
>kitabında, sokakta konuştuğu sıradan bir yaşlı kadının söylediği şu cümle,
>Barça nasıl klüpten öte bir şey ise, R.Madrid de Katalanlar için klüpten
>öte bir şeydi... “Franco bizim özgürlüğümüzü aldı, dilimizi yasakladı ve
>Real Madrid’i tutuyor”. Biz de şöyle diyelim tüm dediklerimize ek olarak,
>peki bu özgürlük ve dil tüccarı Real’i değil de Barça’yı tutabilir miydi?
>Veya tuttuğu Barça onu bünyesinde barındırabilir miydi? Ve bu seferde
>stadyuma kulak verelim “Visca Barça, visca el Cataluna”-Barça kazanınca,
>Katalonya kazanır.
>
>Bir takımı tutmanın, ailenin büyüklerinden başlamak kaydıyle, mahalleden,
>yaşadığımız bölgeye veya tüm bunların baskın olamadığı bir yeni zamanlar
>metropol kentlisi gencini cezbeden beşeri başarılarıyla veya sabah akşam
>esiri olduğu muhabbetlerin, yazılı ve görsel tecavüzlerin de etkisiyle
>kayıtsız kalamaması nedeniyle taraf olmak zorunda kaldığı (aksi halde
>bertaraf olacaktır) gibi bir çok eksik veya fazla nedenler sayabileceğimiz
>memleket coğrafyasından, Barcelona’ya uzanıp bir taraftarlık etüdü
>yaptığımızda çok zorlanmayacağımız alenidir. Lakin taraftarlık anketi
>yapmayı kendine dert etmiş bir araştırma şirketinin, hangi takımı
>tutuyorsunuz ve neden sorusu dışında başka bir soru bulmasının gerek
>olmadığı ve cevabın da fabrikasyon olduğu ender yerlerden biridir
>Barcelona, karşıtı da Espanyol olduğu gibi. Eklemekte fayda var, benzetme
>yapmanın hayli zorlama olacağı, ama ille de bir benzeştirme yapma
>gerekliliği hissetiğimizde, Yiğiter Uluğ’un aksine (“Takımdan Ayrı Düz
>Koşu”
> kitabındaki yazısı) Fenerbahçe yerine Trabzonspor’u seçerdim ben, ama
>yukarıda yazdığım gerçekler dolayısıyla yaptığım tahlillerin bir çoğuna
>şerh koyarak. Bunu neden mi yapardım diye uzun uzun yazmanın ne fazla
>gerekçesi ne de fazla lüzumu vardır. Ama madem yazdım o zaman bunu bir kaç
>kelimeyle özetliyeyim. Yerellik ve bölgesel kimlik, merkeze başkaldırı,
>takımın kaynağını şehirden sağlayarak, bölge çocuklarına umut ve motivasyon
>ruhu verebilmek ve tabii ki bir de takımın renkleri (bu sonuncusunun güzel
>bir tesadüf olduğunu ekleyerek.) Ama asla bir pactism veya enternasyonel
>dayanışmadan sözedilemez tabii, lakin Trabzonspor’un yabancı
>transferlerinde, neredeyse tüm tarihi boyunca (Şota hariç), gösterdiği akla
>zarar politikasının takımı ne hale getirdiği de ortadadır.
>
>Sözlüklerinde bile “Barcelonismo” kelimesinin yer aldığı ve yukarıda
>sayılan nedenlerin var olduğu bu diyarda, Barça’nın herhangi bir
>taraftarlık veya finans problemi yaşamayacağını tahmin etmek herhalde zor
>olmasa gerek. Öte taraftan, taraftarı ve kendisi arasında var olan bu
>ilişkiyi, şehrin insanına ve gençlerine sağladığı spor ve spor alanı
>imkanlarıyla, tek taraflıktan kurtararak, memleketimizde bazılarının
>anlayamadığı takım tutma hissiyatının nasıl gerekçelendirileceğine dair de
>önemli bir örnek olarak da durur Barça. Devleti olmayan bir halkın en
>önemli kurumlarından biri olan Barça, üstüne vazife olduğundan belki en çok
>da Gençlik ve Spor Bakanlığı görevini, layıkıyla icra etmektedir. Sadece
>futbol alanında da değil üstelik, profesyonel olarak yürütülen futbol,
>basketbol ve hentbol şubeleri ve bunun dışında başta jimnastik, sutopu,
>hokey olmak üzere diğer amatör şubeleriyle de sadece Barcelona da değil tüm
>İspanya’da sporun sağlıklı yaşam için de tüm topluma yayılması
> konusunda yaptığı yatırımlar ve tesisleşmeyle beraber simge klüp rolünü
>pekiştirmektedir. Yoksa kolay da değildir, bölgende olimpiyat
>düzenleyebilmek -1992-, merkezle yıllarca olan kıllaşmaya rağmen, doğal
>olarak da zamanında bir çok yatırım ve maddi imkandan muaf tutulmuşken. Öte
>taraftan S.Kuper bu işin içinde de yine bit aramış ve dönemin Uluslararası
>Olimpiyat Komitesi başkanı Juan Samaranch’ın 7,965 nolu klüp kartını
>(kendilerinin socio kart dediği bu kart memleketimizdeki halinden farklı
>olarak Barcelona’da babadan oğula geçen bir çeşit sülaleboyu kartı olup,
>bir çok insanın ömür boyu ödeyerek sahip olduğu bir çeşit Barça sigortası
>gibi bir şey, hele şu an 110,000 socio’nun olduğuda düşünülürse.) ifşa
>ederek kafalarda keyifli bir soru işareti bırakmıştır. E hadi biz de o
>zaman şöyle bir provakatif çıkışta bulunarak, işi daha vahim boyutlara
>vardıralım; 108,000 socio kart sahibi Papa da bir dahaki kitlesel ayinini
>Vatikan yerine Nou Camp’ta yapsın. Dilin kemiği yok.
>
>Aslında bazı konularda yazarken insafa gelip durmak lazım, çünkü “bir
>klüpten öte bir şey” armasını Barça’nın yakasına asan gerekçelerin somut
>nedenleri olduğu kadar soyut nedenleri de vardır. Ve kelimelerin ötesinde
>yer alan bu anlaşılmaz hissiyat ve sevgi bağı da herhalde en çok bu
>yazılamaz veya anlamlandırılamaz soyulukta yatar. Buna en iyi örnek yine
>S.Kuperin “Football Against the Enemy” adlı kitabında (dilimize “Futbol
>asla futbol değildir” diye çevrildi) Barcelona ile ilgili yazısında (benim
>de sık sık başvurduğum başucu kitabı) Katalan sosyolog Lluis Flaquer ile
>yaptığı konuşmadan kitaba aktardığı kısa metindir; “Profesörden bana Barça
>ile ilgili bir kitap tavsiye edip edemeyeceğini sorduğumda, sadece bir
>kitapla çıkıp geldi, o da 20 senelik bir kitaptı. Ben de bunun üzerine
>akademisyenlerin nasıl böyle bir klübü görmezden gelebildiklerini sordum.
>“Bazı konular vardır”, dedi, “yazılması çok kutsal adledilenler ve bir de
>konular vardır kutsal olmadıkları (lanetlenmiş)
> düşünülenler.” Zannettim ki futbolu kutsal olmayan (lanetlenmiş) diye
>tanımlayacak. Fakat o sözünü “Barça, hala çok kutsal’dır.” diye bitirdi.”
>Kıssadan hisse, bu saatten sonra lanetlenmemek için, boyumuzu aşmayıp
>yazımıza noktayı koyalım. Sonuçta bu bir 90 dakikalık oyun, ama hiç bir
>zaman bitmeyen ve asla sadece kendisi olmayan. Efsanevi Liverpool menajeri
>Bill Shankly’nin dediği kadar olmasada (mı acaba) “Futbol bir ölüm kalım
>mücadelesi değildir, ondan da öte bir şeydir.” Yanlız bir gerçek var ki,
>Barça’nın bir klüpten ve bir futbol takımından öte bir şey olduğu...
>
>Kaynakça;
>1- “Football against the enemy” Simon Kuper
>2- “Gölgede ve güneşte Futbol” Eduardo Galeano
>3- “Takımdan Ayrı Düz Koşu” Derleyen Tanıl Bora ( yazı Yiğiter Uluğ)
>4- “Futbol ve Kültürü” Derleyen T.Bora/ W.Reiter/ R.Horak (yazı Gabriel
>Coloma)
>5- “Statistics Handbook- Season 2001/ 2002 UEFA kitapçığı.
>


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət