Ana səhifə

Ormancilik ve su şurasi 2013 21-23 Mart 2013 Çalişma grubu 5


Yüklə 445.75 Kb.
səhifə4/7
tarix22.06.2016
ölçüsü445.75 Kb.
1   2   3   4   5   6   7

3. KAYDEDİLEN GELİŞMELER

3.1. Sürdürülebilir Biyolojik Çeşitlilik Yönetimi

DKMPGM’ nin geçirdiği yeni yapılanmada politika oluşturma ve sektörel entegrasyonu müstakil birer iş olarak ele alıp bunlar için münhasır şube müdürlükleri kurması (Politika ve Programlar Şube Müdürlüğü ve Sektörel Entegrasyon Şube Müdürlüğü) ile mülga Biyolojik Çeşitlilik ve Gen Kaynakları Şubesini Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığına çevirmesi, sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetiminin idari çerçevesi adına ciddi bir gelişmedir. Böylece RIO Sözleşmelerine ismini veren üç temel doğa koruma üst çatısı olan iklim, çölleşme ve biyolojik çeşitlilik konuları ülkemizde ilki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (ÇŞB) ve son ikisi Orman ve Su İşleri Bakanlığı (OSB)’da olmak üzere birer Daire Başkanlığı düzeyinde temsil ediliyor hale gelmiştir. Şimdi bu üç dairenin sinerjik çalışmasının tesisi gerekmektedir.

Ayrıca Biyolojik Çeşitlilik Dairesi altında Biyoteknoloji Şube Müdürlüğünün kurulması da DKMPGM’ nin biyolojik çeşitliliğin esas kullanım alanı olan biyoteknolojiye ve esas tehdit unsuru olan biyokaçakçılık konusuna daha kurumsal eğilmeye başladığını göstermesi itibariyle önemli bir ilerlemedir, diğer taraftan DKMPGM CITES kapsamındaki türlerin kaçakçılığı için uzun yıllardır çalışmalar yapmaktadır. Gümrük personeli ve kolluk kuvvetlerine verilen CITES ve biyokaçakçılık eğitimleri ilerlemedir.

Ancak modern doğa korumacılığın Türkiye’de gerçekten tesisi için şimdi yapılması gereken doğa korumanın ekonomik ve sosyal fizibilitesini ve böylece politik fizibilitesini yani politik anlamda tercih edilebilirliğini arttırmaktır. Bu kapsamda yapılması gereken ise hem biyolojik çeşitliliği yüksek katma değerlerle ekonomiye kazandırma çalışmaları yürütecek olan hem de koruma çalışmalarına bilimsel altlık hazırlayacak olan yarı bilimsel yarı bürokratik bir yapıda Milli Biyolojik Çeşitlilik ve Biyoteknoloji Enstitüsü’nün kurulmasıdır. DKMPGM’ nin Enstitüden gelen bilimsel dayanaklara istinaden üreteceği doğa koruma politikalarının makroekonomi ve sektörel entegrasyon politikaları ile kırsal kalkınma başta olmak üzere sosyal politikalara entegre hale getirilmesi, hatta doğa korumanın kendisinin karlı bir ekonomik sektöre dönüştürülmesi ve sosyal politika aracı haline getirilmesidir”.



UBSEP’ in hayata geçirilmesine bir katkı sağlayacak olan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı’nın yasalaşması çalışmaları devam etmektedir. Tasarının Meclisten geçmesi halinde planlandığı gibi çok sayıda yönetmelik üreteceği muhakkaktır. Bunlardan birisi olan ve araştırma izinlerinin “online” olarak veri tabanına kaydedilmesi ve biyokaçakçılıkla mücadele amaçlı olarak hazırlanan “Araştırma İzinleri ve Biyokaçakçılık Yönetmeliği” çalışmaları devam etmekte olup Şura’dan önce kurumların görüşlerine açılmıştır.

GEN KAYNAKLARI İLE İLGİLİ TEKNİK ÇERÇEVEDE KAYDEDİLEN GELİŞMELER

  • Biyolojik çeşitliliğimizin ve genetik kaynaklarımızın muhafazası, kullanımı ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti dünyanın ilk gen bankalarından birini 1963 yılında İzmir’de kurmuştur.

  • Konunun ve materyalin yedeklenmesinin önemi nedeni ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü Kampusu içerisinde 02 Mart 2010 tarihinde Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla Türkiye Tohum Gen Bankası (TTGB), 250.000 örnek kapasitesi ile dünyanın 3. büyük gen bankası olarak hizmete girmiştir.

  • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü Gen Bankaları bünyesinde; “Dokümantasyon Birimi”, “Tohum Hazırlık Ünitesi”, “Kurutma ve Paketleme Ünitesi”, “Üretme ve Karakterizasyon Birimi”, “Soğuk Muhafaza Odası”, “Tohum Fizyoloji Laboratuvarı”, “Moleküler Biyoloji Laboratuarı”, “Herbaryum”, “Görüntüleme odası”, “Mikro Flora ve Fauna Çalışmaları Odası” yer almıştır.

  • Yerel çeşitler başta olmak üzere genetik materyalin toplanması, kayıt altına alınması, muhafazası, moleküler ve morfolojik karakterizasyonu, üretim yenilenmesi, araştırma kurumlarının kullanımına sunulması ve ekonomiye entegrasyonu Gen Bankalarının ana misyonunu oluşturmuştur.

  • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü Gen Bankalarında toplam 3390 türde 86619 adet tohum örneği, arazi gen bankalarında ise toplam 60 türde 7873 adet örnek genetik materyal olarak muhafazaya alınmıştır.

  • Gen Bankalarının uluslararası işbirlikleri (Avrupa Bitki Genetik Kaynakları İşbirliği Programı (ECPGR), Avrupa Gen Bankaları Entegre Sistemi (AEGIS), Avrupa Tarama Katalogu (EURISCO) vb.) devam etmektedir.

  • Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü koordinasyonunda biyolojik çeşitliliğin ve genetik kaynakların (bitki, hayvan, mikroorganizma ve su ürünleri genetik kaynakları) muhafazası, kullanımı ve ekonomiye entegrasyonu ile ilgili proje, AR-GE ve modern biyoteknoloji çalışmaları devam etmektedir.

  • Biyolojik çeşitliliğin ve genetik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımına ilişkin faaliyetler ile ilgili yasa ve yönetmelikleri uygulamakla görevli kuruluşlarının (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, TÜBİTAK, üniversiteler ve ilgili araştırma kuruluşları) çalışmaları devam etmektedir.

  • Ülkemiz biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar ile ilgili uluslararası anlaşma, sözleşme ve protokollere taraftır. Aynı zamanda Türkiye dünyada biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkıda bulunan birçok uluslararası kuruluşun üyesi olup, bu kuruluşlardan doğrudan veya dolaylı katkı alınmaktadır.

  • Zengin biyolojik çeşitliliğimizin küresel gıda güvenliği açısından önemi anlaşılmaya başlanmıştır.

  • Biyolojik çeşitlilik bilinç ve duyarlılığı küresel ölçekte giderek artmıştır.

  • Türkiye’nin genetik kaynakların muhafazasındaki deneyimi artmıştır.

  • Coğrafi bilgi sistemlerinin biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklarla ilgili çalışmalarda kullanabilirliği ortaya konmuş olup, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü bu teknolojiye sahiptir.

  • Biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar ile ilgili yasal düzenlemeler ve mevzuatlar hazırlanmıştır.

3.2. Doğa Koruma ve Sektörel İlişkiler

1972 yılında, Stockholm’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı, Avrupa Topluluğunca gerçekleştirilen çeşitli anlaşmalar ve çevre programları, Avrupa Birliğinin çevre politikaları, eylem planları ve üye ülkeleri bağlayıcı direktifleri, 1992 de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı, 1997 yılında Seul’de gerçekleştirilen BM konferansı sonucunda sunulan “Seul Çevresel Etik Deklarasyonu” 2000’li yıllara kadar çevre ile ilgili uluslararası gelişmelerden bazı örneklerdir. İlk olarak 8. Beş yıllık Kalkınma Planının 159. Fıkrasında Sürdürülebilir Kalkınma yaklaşımı yer almıştır. Ancak sürdürülebilir kalkınma ile öngörülen “insan sağlığı ve doğal dengeyi koruyarak sürekli ve ekonomik kalkınmaya imkan veren doğal kaynakların yönetimini sağlayan, gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir doğal, fiziki ve sosyal çevre bırakmak” kavramı doğrultusunda gelişme kaydedilememiş ve çevre politikalarının ekonomik ve sosyal politikalara entegrasyonu sağlanamamıştır.


Ülkemizde çevrenin korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ile ilgili ilk gelişmeler 1980’li yıllara karşılık gelmiş olup, doğa korumanın sektörel entegrasyonu ise Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliğinin yürürlüğe girmesi ile başlamıştır. 1990’lı yıllarda çevresel etki değerlendirme prosedürünün yatırımlarda zorunlu hale getirilmesiyle önemli bir adım atılmıştır.
Çevrenin korunması ve doğal kaynakların kullanımı ülke politikalarına entegrasyon süreci Devlet Planlama Teşkilatının Dokuzuncu Kalkınma Planında çevrenin korunması ve sürdürülebilir kalkınma arasındaki hayati ilişkiye vurgu yapılmasıyla ivme kazanmıştır. Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın 5.2.5. Çevrenin Korunması ve Kentsel Altyapının Geliştirilmesi fıkrasının 159. Bendinde “ Hızlı nüfus artışı ve sanayileşme süreci doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı üzerinde önemli bir baskı unsuru olmaya devam etmektedir” ifadesine yer verilmiştir.
Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliğinin sektörlerce geçekleştirilen faaliyetlerde doğanın sürdürülebilir kullanımını sağlayacak ölçüde kriterlere yer verilmesine karşılık farklı bir çok sektörün bir arada faaliyet gösterdiği alanlarda doğa koruma için alınan tedbirlerin yetersiz kaldığı görülmüş ve AB uyum çalışmaları ile birlikte de Stratejik ÇED ve Kümülatif Etki Değerlendirmenin yapılmaya başlaması gerektiği vurgulanmaya başlamıştır.
2000li yıllardan itibaren çevre sorunlarına çözüm arayışları hızlanmış, yasal düzenlemeler güçlendirilmiş, çevre dostu teknolojiler, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, çevre yönetim sistemi, yeniden kullanım, geri dönüşüm, endüstriyel ortak yaşam vb uygulamalar gündeme gelmiştir.
Hali hazırda ülkemizde doğa korumanın sektörlere entegre edilmesini sağlayan tek ve en güçlü araç çevresel etki değerlendirme süreci olmasına karşın gelişmiş ülkelerde çevresel etki değerlendirme sürecine ilave olarak stratejik çevresel etki değerlendirme, biyo-kıymetlendirme, kazan-kazan ilkesine göre şekillendirilmiş “temiz üretim”, “eko-verimlilik” ve “endüstriyel ortak yaşam” vb yatırımcı için de cazip gelebilecek, zorunlu olmayan uygulamalar geliştirilmiştir.
Endüstriyel üretim süreçlerinde bahsedilen uygulamaların hayata geçirilmesiyle, daha az hammadde, daha az enerji, daha az su kullanarak ve daha az atık oluşturarak aynı miktar ve kalitede üretimin gerçekleştirilmesini ve ürünün satış sonrası kullanımından bertarafına kadar geçen süreçte doğayı kirletmeyecek ya da daha az kirletecek şekilde tasarlanmasını amaçlayan yaklaşıma temiz üretim denilmiştir. Temiz üretim kavramı ülkemizde 2000’li yılların sonuna doğru araştırılmaya başlanmış, gıda, kimya vb sektörlerde örnek uygulamalar gerçekleştirilmiştir. UNIDO’ nun desteğiyle Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı çeşitli projeler yürütmüş ve bu projelerin ürünü olarak Milli Prodüktivite Merkezi (Verimlilik Genel Müdürlüğü) bünyesinde Ulusal Temiz Üretim Merkezi kurulması kararlaştırılmıştır. Bu gelişmelerin neticesinde elde edilen bilgi ve tecrübeler doğa koruma politikalarına rehberlik etmeli, tüm sektörler için yaygınlaştırılmalı ve çevrenin/doğanın korunması ve kaynakların sürdürülebilir kullanımını konu alan yasal düzenlemeler için besleyici olmalıdır.
Endüstriyel ortak yaşam uygulamaları İngiltere-NISP, Kanada, Güney Kore ve İsveç-Landskrona gibi ülkelerde yaygın olmakla birlikte en göze çarpan örneği Danimarka’da Kalundborg kasabasındaki endüstri bölgesidir. Bir proses neticesinde ortaya çıkan atığın başka bir proses için hammadde veya enerji olarak kullanılması şeklinde özetlenebilecek bu uygulama ile firmalar arasında (atık) madde ve enerji değişim ağı oluşturulmuştur. Bölgedeki sanayi kuruluşları arasında kendiliğinden oluşan bu işbirliği çevrenin daha az kirlenmesi, doğal kaynakların etkin ve verimli kullanımı ve firmaların ekonomik kazançlarının artması gibi kazanımları beraberinde getirmiştir. Endüstriyel ortak yaşam uygulamalarından yola çıkılarak “eko-endüstriyel parklar” yaklaşımı geliştirilmiştir.
Ülkemizde endüstriyel ortak yaşam uygulamaları küçük ölçekli ve az sayıda olup çok yaygın ve bilinen bir çalışma değildir. İlk ciddi çalışmalar Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı tarafından zeytinyağı üretiminden çıkan pirinanın, pirina odunu ve yağ üretimi amacıyla kullanılması; Bira üretiminden çıkan atık mayanın ve biyogazın hayvan yemi katkısı maddesi üretiminde kullanılması gibi örnekler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Diğer yandan ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından İskenderun Körfezi Endüstriyel Ortak Yaşam Projesi gerçekleştirilmiştir

3.3. Tür Koruma (Yabani)

Orman ve Su İşleri Bakanlığı, aynı zamanda doğa koruma politikasını belirlemek, biyolojik çeşitliliği korumak, korunan alanları tespit etmek, başta sulak alanlar olmak üzere hassas alanları korumak, yaban hayatını korumak ve geliştirmek ve gen kaynaklarını korumakla görevlidir. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü türlerin korunması ve sürdürülebilir kullanımı konusunda birinci derecede yetkili ve sorumlu Bakanlık birimidir. Tür koruma faaliyetlerinin düzenlenmesi maksadıyla Tür İzleme ve Koruma Genelgesi yayımlanmıştır. Bakanlıkça, uluslararası sözleşmelerle koruma altında olan türlerin ve habitatlarının korunması koordine edilmektedir. Nesli tehlike altındaki türlerin uluslararası ticaretinin kontrolünün arttırılması ve kaçakçılığın önlenebilmesini sağlamak için AB eşleştirme projesi başlatılmıştır. İllere veya bölgeye has bayrak türler ile nesli tehdit altında bulunan ve/veya risk altında olan ülkemize özgü endemik bitki ve hayvan türlerinin korunmalarına yönelik tür eylem planlarının ve projelerin yapılması ile ilgili hazırlıklar devam etmektedir. Bu doğrultuda, 2023 yılına kadar Bakanlığımız tarafından 100 tür için eylem planı hazırlanması hedeflenmekte olup, her yıl 10 tür için eylem planı yapılması planlanmaktadır. Ayrıca Orman Genel Müdürlüğü ise ormanların korunması, geliştirilmesi, işletilmesi ve yönetiminden sorumlu bağlı kuruluşlardır. Tür çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımında yetki ve sorumluluk sahibi bir diğer önemli kurum Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır ve tarımla ilgili tüm kaynaklarla su ürünleri konusunda eşgüdüm ve kullanım sorumluluğunu üstlenmiş durumdadır.


Tür çeşitliliğinin araştırılması ve korunmasında Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın araştırma enstitülerinin yanı sıra, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve üniversiteler görev almaktadır.
İçişleri Bakanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı cansız doğal kaynak yönetiminde sahip oldukları görev ve yetkiler nedeniyle biyolojik çeşitliliğin korunmasına ve sürdürülebilir kullanımına katılan belli başlı diğer kurumlardır.

Anayasa, doğal varlıkları ve değerlerini koruma görevi vermektedir. Bu görevin yerine getirilmesine temel oluşturan belli başlı kanunlar, Çevre Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığının Kurulması Hakkında KHK, Kara Avcılığı Kanunu, Su Ürünleri Kanunu, Orman Kanunu, Tarım Kanunu, Mera Kanunu ve Kıyı Kanunudur.

Biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı hedeflerine ulaşılması, tüm bu kurumlar ve hukuki düzenlemeler arasında etkin bir eşgüdüm, işbirliği ve uyum sağlanması ile mümkün olacaktır.

Uluslararası ve Bölgesel Kuruluşlara Üyelikler

Türkiye BM üyesi bir Ülke olarak başta UNEP ve FAO olmak üzere BM’ye bağlı örgütlerin pek çoğuna ve bu örgütler bünyesinde oluşturulan Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Komisyonu gibi oluşumlara üyedir. Bunların dışında Dünya Koruma Birliği (IUCN), Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Enstitüsü (IPGRI, Italya), Uluslararası Kurak Alanlarda Tarımsal Araştırma Merkezi (ICARDA), Uluslararası Orman Araştırma Birliği Organizasyonu (IUFRO) gibi diğer uluslar arası örgütlere ve Avrupa Orman Genetik Kaynakları Programı (EUFORGEN), Bitki Genetik Kaynakları Avrupa İşbirliği Programı (ECP/GR) gibi bölgesel oluşumlara da katılmaktadır. Ek olarak IUCN Milli Komitesi 2005 kurulmuş ve üye Bakanlık, kurum ve kuruluşların katılımlarıyla faaliyetlerini sürdürmektedir. Türkiye’nin bu üyelikleri biyolojik çeşitliliğin korunmasına verdiği önemin göstergesidir.


Türkiye 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde oybirliği ile Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul edilmiştir. AB Konseyi tarafından 8 Mart 2001 tarihinde resmen kabul edilen Katılım Ortaklığı Belgesi ışığında 19 Mart 2001’de Müktesebatın Üstlenilmesi için Ulusal Program hazırlamıştır. AB çevre müktesebatına uyum sağlaması ve mevzuatın etkin bir şekilde uygulanması amacıyla 2006 yılında Ulusal Çevre Stratejisi (UÇES) tamamlanmıştır. 21 Aralık 2009 tarihinde gerçekleşen komisyon toplantısı ile Çevre Faslı açılmış bulunmakta ve Türkiye AB Çevre İlişkileri bu çerçevede devam etmektedir.

Uluslararası Sözleşmeler
Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir ve ulusal mevzuatın bir parçasıdır. Türkiye’nin tür çeşitliliğinin korunmasına yönelik olarak taraf olduğu uluslararası sözleşmeler şunlardır;

• BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) (1997) ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolü

(2004)

• Özellikle Su Kuşları Yaşama Alanı Olarak Uluslararası Öneme Sulak Alanlar Sözleşmesi



(RAMSAR) (1994)

• Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme (CITES) (1996)

• Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Sözleşmesi (2006)

• Avrupa Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi (BERN) (1984)

• Akdeniz’in Kıyısal Bölge ve Deniz Çevresinin Korunması Sözleşmesi (Barcelona Sözleşmesi) (1981) ve Akdeniz’de Özel Koruma Alanları ve Biyolojik Çeşitliliğe İlişkin Protokol (1988) dahil olmak üzere ekli protokolleri

• Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi (Bükreş) (1994) ve Karadeniz’in Biyolojik ve Peyzaj Çeşitliliğinin Korunması Protokolü (2004) dahil olmak üzere ekli protokolleri



4. KARŞILAŞILAN DARBOĞAZ VE ZORLUKLAR

4.1 Sürdürülebilir Biyolojik Çeşitlilik Yönetimi

4.1.GENEL ÇERÇEVE

Ülkede genel olarak insan kapasitesi ve fiziksel kapasite iyidir, finansal kaynaklar da mevcuttur ve Türkiye hızla kalkınmaktadır. Ancak birçok çalışma göstermiştir ki organize olmayan hatta kurumların sıklıkla birbirleriyle çatışmasına sebep olan bir kamu geleneği mevcuttur. Aynı durum akademi dünyasında da geçerlidir.

Esas eksiğimiz olan milli bir biyoteknoloji endüstrisinin olmayışının tek açıklaması gelişmekte olan birçok ülke gibi Türkiye’nin de biyoteknoloji çağı diye isimlendirilen 21. YY’ a hazır olmayışıdır. Çünkü doğa bilimlerine yeterince önem verilmemektedir. Oysa biyoteknoloji ile ilgili olarak Ülkemizde bireysel ve fiziksel kapasiteler dağınık halde mevcuttur ve organize bir şekilde harekete geçirilmeyi beklemektedir. Daha önceden de bahsedildiği üzere bu çalışmaların sistematik ve organize bir şekilde yürütülmesi için geniş katılımlı ve yarı bilimsel yarı bürokratik bir yapıya sahip bir Enstitü yapısı önerilmektedir.

Biyolojik çeşitliliğin ne olduğu hususunda ve biyolojik çeşitliliğin ekonomik ve sosyal anlamdaki potansiyelleri hakkında kamu, akademi, sivil toplum, vatandaş ve iş dünyası gibi doğa koruma aktörlerinde genel bir farkındalık eksikliği mevcuttur. Sivil toplum bazen radikal koruma talepleri istemekte, kamu organları görevlerini yapamamakta ve sıklıkla çatışmakta, iş dünyası doğa korumayı engelleyici bir sektör olarak görmektedir ve hepsinin haklı talepleri de mevcuttur. Doğa koruma içselleştirilmemiş ve biyolojik çeşitlilik de ekonomiye hakkıyla kazandırılmamıştır. Biyolojik çeşitliliğin ne olduğunun bilinmemesi; biyolojik çeşitliliğin flora ve faunadan ibaret ve kalkınmayı engelleyen sadece içkin bir değer olarak veya düşük bedelli mal, ürün ve hizmet kaynağı olarak görülmesi, toplumsal farkındalık eksikliği belirgin bir handikaptır.



Sadece INTERPOL tarafından kayıtlı küresel büyüklüğü 32 Milyar doları bulmuş olan biyokaçakçılık17 Ülkemiz için ciddi bir sorundur.

ÖZEL HUSUSLAR

  • UBSEP’in uygulanmaması

  • Milli biyoteknoloji endüstrisinin mevcut olmaması

  • Biyokaçakçılık (Yerli ve yabancı araştırmacı, koleksiyoncu, turist v.b. şahısların kaçak, izinsiz ve/veya izne uygun olmayacak şekilde toplama yapmaları)

  • Biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar üzerindeki tehditlerin tam olarak önlenememiş olması,

  • Doğadaki türlerin ticaretinin yapılıyor olması ve özellikle süs bitkileri ve tıbbi bitkiler gibi türlerde doğal ve yarı doğal formların tercih edilmesi,

  • Ekonomik öneme sahip genlere talebin artması,

  • Biyolojik çeşitlilik üzerinde fiziki ve genetik tahribatın sürekliliği,

  • İklim değişiklikleri, atmosferik kirlenme ve radyoaktif kirlenme, ses kirlenmesi ve istilacı ve yayılmacı türler gibi her tür fiziksel, kimyasal ve biyolojik kirlilikler

  • Kaçak ve kontrolsüz avcılık ve toplama,

  • Habitat bozulması ve parçalanması,

  • Transgenik bitki, hayvan ve mikroorganizmalardan doğal ortama gen kaçışı,

  • Üretim ve yenilemedeki zorluklar,

  • Çok sayıda çalışma olmasına rağmen, bilgilerin derlenememiş olması,

  • İleri teknolojiyi kullanma kapasitesi eksikliği (altyapı ve araştırıcı personel),

  • Biyolojik çeşitliliği değişik amaçlı izlemeler için gösterge (indikatör) türlerin tespit edilememiş olması,

  • Türlerin ekonomik ve genetik potansiyelinin yeterince tanınmaması,

  • Ekosistem çeşitliliği ve dinamizmi konusunda araştırma eksikliği,

  • Gen aktarma ve izolasyon işlerinin güçlüğü,

  • Özel sektörün AR-GE yatırım eksikliği,

  • Etno-botanik ve geleneksel bilgi envanter eksikliği,

  • Yerel çeşit envanter eksikliği,

  • Üniversite – araştırma – uygulama – sivil toplum örgütleri – özel sektör işbirliğinin tam sağlanamaması,

  • Gen bankalarında muhafazaya alınmış mevcut bitkisel koleksiyonların moleküler karakterizasyonu çalışmalarının yavaş olması ve bu konudaki kapasite eksikliği,

  • Gen bankalarında muhafazaya alınmış mevcut bitkisel koleksiyonların çoğaltılmalarındaki zorluklar (izolasyon vb.) ve altyapı eksikliği,

  • Mevcut bitki tür zenginliğine rağmen üreme biyolojisi ve üretim tekniklikleri gibi temel bilgi ve araştırma eksikliği,

  • İlgili kamu ve kuruluşlarında başta biyologlar, jeologlar ve hidrologlar olmak üzere doğa bilimleri mezunlarının özlük hakları ile ilgili darboğazlar ve bunların bireysel kapasiteye olan kötü yansıması,


4.2 Doğa Koruma ve Sektörel İlişkiler
Ekonomik faaliyetin yarattığı değere çevresel maliyetlerin katılması gerekliliği ekonomik faaliyetlerin çevre kaynaklarına dayanarak gelişmesinden kaynaklanmaktadır. Doğal kaynaklardan ve hammaddeden marjinal fayda sağlayan ekonomi, kaynakların tüketiminde yapılacak yatırımlar ve teknolojik çalışmalarla yeni üretim tekniklerinin geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Üretim sırasında girdilerini yönetemeyen birimler, üretim sonrasında oluşan tahribatı bertaraf etmek ve yönetmek için daha fazla giderle karşı karşıya kalınmaktadır.
Refah göstergeleri eko-sisteme ilişkin göstergelerle yakın bağlantılıdır. Refah seviyesini artıran ve yoksulluğu azaltan göstergeler arasında yeterli beslenebilme, hastalıklardan korunabilme, ısınma ve gıda amaçlı enerjiye sahip olabilme, sel, tropik fırtına ve toprak kayması gibi büyük tabii olaylarla mücadele edebilme, temiz havaya sahip olabilme, yeterli ve temiz içme suyuna erişebilme, doğal kaynakları dikkate alan ve devamlı gelir akışını sağlayabilen sürdürülebilir nitelikte yönetim kararlarını alabilmede sınırlayıcı faktörlerdir. Bu göstergeler ele alındığında toplumsal refah için optimum çevresel standartların sağlanma gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Çevresel baskılar, oluşan yeni pazarlar ve kıt olan kaynaklar nedeniyle kalkınmanın ve ekonomik büyümenin yeniden tanımlanmaya çalışıldığı günümüzde ekonomik ve politik faaliyetlerin yeni küresel gelişmeler çerçevesinde yapılandırılması ve planlanması son derece önemlidir.
Ülkemizde sektörel entegrasyon süreci bilindiği gibi öncelikli olarak ÇED süreci ile yönetilmektedir. ÇED süreci incelendiğinde de bazı noktalarda eksikliklerin olduğu gözlemlenmektedir.

Süreç incelendiğinde başlıca eksikliklerin olduğu alanlar aşağıda verilmiştir:


1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət