Ana səhifə

Ormancilik ve su şurasi 2013 21-23 Mart 2013 Çalişma grubu 5


Yüklə 445.75 Kb.
səhifə2/7
tarix22.06.2016
ölçüsü445.75 Kb.
1   2   3   4   5   6   7

GEN KAYNAKLARI VE FİKRİ MÜLKİYET

Özellikle zengin biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklara sahip olan ülkeler, genetik kaynakları üzerinde ulusal hükümranlık haklarının sağlanmasına büyük önem vermektedirler. Bu kaynakların bir koşul olmaksızın serbestçe elde edilemeyeceği Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin erişimin yükümlülükleri çerçevesine gereği gibi yansıtılmıştır.

Biyolojik kaynaklara erişime karşılık, bu kaynakları esas alan teknolojilere erişim de kısıtlamalara tabidir. Teknolojiye sahip gelişmiş ülkeler, teknolojiye erişimi fikri mülkiyet hakları uygulamaları ile sınırlar getirmektedir.

Son yıllarda geleneksel bilgi kullanılarak ekonomik değer yaratmanın giderek arttığı görülmüş ve buna paralel olarak da geleneksel bilginin uluslararası ilişkilerde önemi giderek artmıştır. Çiftçilerin ve yerel halkın biyolojik kaynakları kullanım ve koruma bilgileri, günümüzde geleneksel ve modern eczacılık ile tarımsal verimliliğe önemli katkılar sağlayan çok değerli bir kaynak veya hazine olarak kabul edilmekte ve ilerde olabilecek gelişmeler insanlığın devamı için önemli görülmektedir.

Son yıllarda uluslararası platformda tartışılan konu genetik kaynakların, ilgili geleneksel bilginin ve folklorun fikri mülkiyet kapsamına alınması ve patentleşebilmelerini sağlamak üzerinedir. Günümüze kadar kabul edilen patent yaklaşımı, yalnızca bir araştırma sonucu elde edilen sanayi ürünlerinin patentle korunabileceği ve canlıların patent altına alınmasının mümkün olmadığı esasına dayanıyordu. Ancak modern biyoteknolojideki gelişmeler sonucu patent kavramının kapsamı genişletilerek, bir araştırma sonucu geliştirilen canlı ya da canlı parçalarının da patentle korunabileceği savunulmaya ve uygulanmaya başlamıştır.

Dünya genelinde değişik gruplarda kaygıyla izlenen ve büyük tepki çeken gelişme ise, yerel halkın geleneksel bilgisinin amaçları dışında kullanmasıdır. Başka bir ifade ile ticarileştirilmesidir. Bu amaç dışı kullanımlar, günümüzde biyokorsanlık (biopiracy) olarak isimlendirilmektedir.

Günümüzdeki uluslararası anlaşmalara göre, biyolojik çeşitlilik “insanlığın ortak mirası” olarak kabul edilmekte ve dünyanın herhangi bir yerindeki bu tür kaynaklara ulaşımın, koşullara bağlı olarak, herkesin hakkı olduğu görüşü savunulmaktadır.

Bu kaynaklara sahip çıkmak, yalnızca onları bugünkü gibi korumak ya da hiç kimseye kullandırmamak olarak algılanmamalıdır. Tam tersi, bu kaynakların ülkemize fayda sağlayacak şekilde kullanılmasını sağlamak ve teşvik etmektir. Tarımsal ekosistemde organik tarımı ve geleneksel tarımı teşvik etmeyi amaçlayan devlet desteklerinin de geleneksel bilginin tespitine yönelik ulusal politikaların bir parçası olduğu ve yerel çeşitlerin/yerel ırkların korunmasına katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Çiftçilerin sahip olduğu geleneksel bilgiler, genetik çeşitliliğin kırsal kesim tarafından nasıl kullanıldığını belirlemek için etno-botanik ve sosyo-ekonomik çalışmaların hızlandırılması, geleneksel bilgilerin belirlenmesi ve belgelenmesi geleceğe yönelik farklı tarımsal uygulamalar açısından önemlidir.

Ulusal gerekliliklerle uyum sağlandığı ve güvenli olduğu sürece, modern biyoteknoloji uygulamalarının mevcut ve yeni avantajlarından yararlanmak da büyük önem taşımaktadır. Bunun için yapılacak çalışmalar ise genetik çeşitliliğin korunması, tanımlanması, değerlendirilmesi, kullanılır hale getirilmesi ve kullanılması olarak sıralanabilir.

Genetik kaynak çalışmaları için çok daha fazla ayrıntıya gereksinim vardır. Özellikle modern biyoteknolojide sağlanan gelişmeler, organizmaları tüm olarak değil gen düzeyinde değerlendirmeyi zorunlu hale getirmiştir. Biyolojik çeşitliliğimizin ve genetik kaynaklarımızın korunması, sürdürülebilir kullanımı, uygulamaya ve ekonomiye aktarımı ülkemizin öncelikli konuları arasında yer almalıdır.

Biyoteknoloji, biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynakların son derece önem kazandığı günümüzde konu ile ilgili çalışmalar dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde çok daha kapsamlı bir kurumsal yapı ve büyük araştırma, geliştirme proje bütçeleriyle yürütülmektedir. Ülkemizde de bu hususun göz önünde bulundurulması kaçınılmaz hale gelmiştir.

GEN KAYNAKLARI VE TARIM

Geçmişten bugüne halen tartışılmakta olan biyoçeşitlilik ve genetik kaynaklar ile ilgili konuları düzenleme çalışmaları, son zamanlara kadar genellikle karalarda ve denizlerde bulunan yaşamı sürdürme sistemleri ile ilgilenmiştir. Günümüzde ise tartışmalar, bu konularla birlikte biyoteknolojik metotlarda ortaya çıkan gelişmelere ve işin ekonomik boyutuna daha çok odaklanmaktadır.

Genetik kaynaklar, teknoloji ve endüstri sektörlerinin giderek artan çok sayıda çalışma alanında araştırma ve yeni ürünlerin geliştirilmesi için önemli girdi sağlar. Bu nedenle, biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar, uluslararası politika geliştirmede son yıllarda önemi giderek artan bir konu haline gelmiştir.

Bu bağlamda, genetik materyal; hem biyoteknolojik buluşların ve yeniliklerin ortaya çıkmasında başlangıç noktası olarak ve hem de buluşları ve yenilikleri ortaya çıkaran ve böylece ekonomik değere dönüştüren teknolojik araç (mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar) olarak hizmet eder.

Dünyada ve ülkemizde artan nüfus, daha fazla tarımsal üretimi gerektirmekte ve ihtiyaçların çeşitlenmesine, değişmesine neden olmaktadır. Değişen ihtiyaçlara cevap verebilecek üretimi gerçekleştirmek ise gen kaynaklarını koruyarak ve kullanarak yeni verimli, yüksek kaliteli, dayanıklı bitki çeşitlerinin geliştirilip üretime alınmasına bağlıdır. Çeşit geliştirme çalışmalarının temelini ise genetik kaynaklar oluşturmaktadır. Gelecekte tarımsal üretimi engelleyecek hangi faktörlerin ortaya çıkacağını şimdiden kestirmemize olanak yoktur. Beklenmedik olumsuz faktörlerin ortaya çıkmasında çözüm yine genetik kaynaklarda aranacaktır. Türkiye’nin zengin biyolojik çeşitliliği ve tarımsal genetik kaynakları uygun şekilde kullanılırsa ve ekonomiye entegrasyonu sağlanırsa bu sayede tarımsal sorunların birçoğu için anahtar çözümler sunulması mümkün olacaktır.

Moleküler biyoloji ve genetik günümüzde en hızlı gelişen bilim dalları arasında yer almaktadır. Yakın gelecekte özellikle verim ve çeşitli biyotik ve abiyotik faktörlere dayanıklılığı kontrol eden genler ticari bir meta haline geleceğinden biyolojik çeşitliliğin ve genetik kaynakların koruması büyük avantaj sağlayacaktır. Kültüre alınmış türlerde genetik çeşitliliğin muhafaza edilmesi genetik kaynakların korunması ile mümkündür. Biyoçeşitliliğin ve genetik kaynakların korunması ise ancak sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi ile mümkün olabilecektir.



BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK VE SOSYAL POLİTİKA

Biyolojik çeşitlilik insan refahının bir parçasıdır. İnsanların içerisinde bulunduğu çevresel sistemlerde doğal ve kültürel mirasla olan tüm etkileşimleri, daha spesifik olarak insanların biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetleri ile olan biyososyolojik ve sosyobiyolojik ilişkisi onların kültürlerinin gelişimini ve antropolojilerini etkiler; sosyal psikolojinin, kültürel kimliğin, grup dinamiklerinin, yazılı ve yazısız sosyal normlarının gelişiminin, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve toplumsal dayanışma gibi özel toplumsal değerlerin, uluslar arası ilişkilerin, tarihin, bilimin, sanatın ve felsefenin; yani kısaca insanı insan yapan her şeyin içinde doğanın, canlıların ve ekosistemlerin küçük ya da büyük ama mutlaka bir payı vardır. Çünkü çevremiz dünyamızdır, dünya ise yaşam alanımızdır, habitatımızdır.”16

Bu durumda çevremizin yönetiminin bir parçası olarak sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi başlı başlına bir sosyal politika aracıdır. Doğa koruma gelirlerinin sosyal politikalara harcanması doğa korumanın vatandaş tarafından içselleştirilmesini arttıracaktır. (Detaylar için Bkz. 6.6.)

Sanayileşme ile birlikte doğal kaynaklar yoğun biçimde kullanılmış ve sonucunda doğal denge bozulmuş, tabiatın kendini yenileyebileceğinin çok üzerinde bir tahribat meydana gelmiştir. Sektörel faaliyetlerin yapıldığı alanlarda ve sahalarda topoğrafya, jeolojik yapı, rölyef, su rejimi, iklim ve peyzaj tamamen değişmekte, bitki örtüsü tahrip olmaktadır.

Küresel düzeyde doğal kaynaklar üzerindeki bu baskılar, göç, çarpık kentleşme, yetersiz altyapı, tarım alanlarının daralması, doğal kaynakların tahribi, işsizlik, açlık ve yoksulluk olarak karşımıza çıkmış ancak sanayileşmeyle birlikte doğa koruma alanında önemli adımlar atılamamıştır.

Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı doğrultusunda, insan sağlığı ve doğal dengeyi koruyarak sürekli ve ekonomik kalkınmaya imkan verecek, doğal kaynakların yönetimini sağlayacak, gelecek kuşaklara daha sağlıklı bir doğal, fiziki ve sosyal çevre bırakacak yönde bir gelişme kaydedilememiş ve doğa koruma politikalarının ekonomik ve sosyal politikalara entegrasyonu sağlanamamıştır.

Çevreyi ve doğayı kirletmeden, kaynakları kontrollü ve sürdürülebilir biçimde kullanarak endüstriyel faaliyetleri devam ettirmek için çeşitli arayışlar başlamıştır. Bu arayışların ilk ürünleri arıtma, depolama, uzaklaştırma, işlem sonu kirlilik kontrolü gibi “kirlilik ve tahribat oluştuktan sonra” uygulanan çözümler olmuştur. Ancak "kirlettikten sonra" temizlemenin maliyetinin kirletmeden önce alınacak tedbirlerin maliyetinden daha fazla olduğu, ayrıca bozulan ekolojik dengenin tekrar eski haline getirilmesinin mümkün olmadığı görülmüştür.

Daha sonra, zamanla bu yaklaşımın yerini “daha kirlilik ve tahribat oluşmadan” önlemeye veya azaltmaya yönelik çözümler ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı almıştır.



2.DURUM ANALİZİ

    1. Sürdürülebilir Biyolojik Çeşitlilik Yönetimi

Mevcut durumda Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Gıda, Tarım, ve Hayvancılık Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı öne çıkmak üzere tüm Bakanlıklar konuyla ilgilidir. Çünkü tanımı itibariyle sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi konusu canlılar, ekosistemler, ekonomi ve sosyal politikayla ilgili tüm kurumları ilgilendirir. Ancak konuyla ilgili esas çalışmaları, açıkça ülkemizin tüm biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilir yönetimi ile görevlendirilmiş olan DKMPGM yapmaktadır. Gıda biyolojik çeşitliliği ve gen kaynaklarının bazılarının tescili konusunda TAGEM, insan dışı biyoteknoloji çalışmalarında TÜBİTAK ve TAGEM, insan biyomolekülleri ve dokularıyla ilgili biyoteknoloji çalışmalarında ise TÜBİTAK ve Sağlık Bakanlığı-Türk Halk Sağlık Kurumu öne çıkmaktadır.

Biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili olarak en kapsamlı mevcut kaynak DKMPGM’ ye ait Ulusal Biyolojik Çeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı’dır. Ayrıca yine DKMPGM’ ye ait olan “Doğa Korumanın Ekonomik Sisteme Entegrasyonu İçin İlgi Gruplarının Eğitimi ve Kılavuz Oluşturma Projesi” kapsamında elde edilen üç kılavuz, sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi için gerekli hukuki, idari ve finansal mekanizmaları üst-politik açıdan katılımcı bir yaklaşımla değerlendirmiştir. DKMPGM’nin bu projenin ardından gerçekleşmek üzere takvimine aldığı sektörel entegrasyon projesi, üst politikanın bazı sektörlerde uygulanabilirliğini test edecek ve sektör temelli tedbirler geliştirecektir.



İşbu sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi alt grubu çalışmasının önerdiği koruma tedbirleri, finansal mekanizmalar ve Milli Biyolojik Çeşitlilik ve Biyoteknoloji Enstitüsü ile biyolojik çeşitlilik ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir yönetimi ile ilgili esas, bağlayıcı, küresel ve şemsiye bir uluslararası hukuk belgesi olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin (BMBÇS) aşağıdaki hükümlerinin doğrudan karşılanması ve diğer hükümlerinin de dolaylı olarak karşılanması sağlanacaktır. BMBÇS, konuyla doğrudan ilişkili olması ve stratejik öneminden dolayı sözleşme maddeleri aşağıda detaylı olarak verilmiştir..

  1. BÇS Madde 1 yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik çeşitlilik unsurlarının sürdürülebilir kullanımı

  2. BÇS Madde 5 yükümlülüğü doğrultusunda işbirliği

  3. BÇS Madde 6-b yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik çeşitliliğin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını, mümkün ve uygun olduğu ölçüde ilgili sektörel veya sektörler-arası planlar, programlar ve politikalarla entegre etmek,

  4. BÇS Madde 7-a yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik çeşitlilik unsurlarının belirlenmesi

  5. BÇS Madde 7-b yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik çeşitlilik unsurlarının izlenmesi

  6. BÇS Madde 7-c  ve Madde 14 yükümlülükleri doğrultusunda biyolojik çeşitlilik unsurları üzerine olumsuz etkilerin izlenmesi, etki değerlendirmesi

  7. BÇS Madde 7-d yükümlülüğü doğrultusunda izleme sonuçlarının saklanması ve düzenlenmesi

  8. BÇS Madde 8 a,b,c, d,e,f,g,h,i,k,l,m yükümlülükleri doğrultusunda in-situ koruma ve sürdürülebilir kalkınma

  9. BÇS Madde 8-j yükümlülüğü doğrultusunda geleneksel bilginin tescili

  10. BÇS Madde 9 yükümlülüğü doğrultusunda ex-situ koruma

  11. BÇS Madde 10-e ve 12-c yükümlülükleri doğrultusunda biyolojik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için yöntemler geliştirmek

  12. BÇS Madde 11 yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için ekonomik ve sosyal teşvik tedbirleri geliştirmek

  13. BÇS Madde 12-b yükümlülüğü doğrultusunda SBSTTA kararları doğrultusunda araştırma yapmak

  14. BÇS Madde 12, 16, 18 ve 20 yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik kaynakların korunması ve sürdürülebilir kullanımı için yöntemler geliştirmek,

  15. BÇS Madde 12, 16, 18 ve 20 yükümlülüğü doğrultusunda biyolojik çeşitlilik araştırmalarındaki bilimsel gelişmelerin kullanılmasını teşvik etmek,

  16. BÇS Madde 13 yükümlülüğü doğrultusunda kamu eğitimi ve bilgilendirme

  17. BÇS Madde 14 yükümlülüğü doğrultusunda etki değerlendirmesi ve olumsuz etkilerin en aza indirilmesi

  18. BÇS Madde 15 yükümlülüğü doğrultusunda genetik kaynaklara erişimle ilgili iş ve işlemler

  19. BÇS Madde 16 yükümlülüğü doğrultusunda teknolojiye erişim ve teknoloji transferi

  20. BÇS Madde 17 yükümlülüğü doğrultusunda Bilgi alışverişi

  21. BÇS Madde 18-1 yükümlülüğü doğrultusunda uluslararası teknik ve bilimsel işbirlikleri yapmak.

  22. BÇS Madde 18-3 yükümlülüğü doğrultusunda takas odası mekanizmasının etkin bir şekilde yürütülmesi

  23. BÇS Madde 19 yükümlülüğü doğrultusunda biyoteknolojinin işlem görmesi ve yararların dağılımı hakkında çalışmalar yapmak

  24. BÇS Madde 19 yükümlülüğü doğrultusunda (biyo)teknolojiye erişim ve (biyo)teknoloji transferi ile ilgili uygun görülen iş ve işlemler

  25. BÇS Madde 22 yükümlülüğü doğrultusunda diğer uluslararası sözleşmelerle işbirliği

Doğrudan ekosistem hizmetleri ile ilgili olarak kurulan ve Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu ilk ve tek uluslararası platform olan, Ekosistem ve Biyolojik Çeşitlilik Bilim ve Politika Platformu (IPBES) kapsamında ileride yürütülecek olan ulusal çalışmalara kurumsal anlamda hazır olmak anlamında katkıda bulunulmuştur. On yılda bir gerçekleştirilen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvelerinde esas vurgu olan sürdürülebilir kalkınmanın, Türkiye’de tesisine Orman ve Su İşleri Şurası kapsamındaki bu çalışma ile katkı yapılmıştır.

AVRUPA KONSEYİ AVRUPA PEYZAJ SÖZLEŞMESİ

Çalışma grubu çıktıları, Sözleşme yükümlülüklerinden olan “mekansal planlar ve peyzaj politikalarının sektörel entegrasyonu” kapsamındaki çalışmalara faydalı olabilir. Diğer taraftan, Sözleşme yükümlülüklerini karşılamak için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile işbirliği ve koordinasyon içerisinde kültürel peyzajların ekonomik ve sosyal anlamlarının da ayrıca çalışılması gerekmektedir.



UNEP-TEEB

Türkiye’nin ve haliyle DKMP Genel Müdürlüğü’nün UNEP-TEEB Girişimi’ne (Birleşmiş Milletler Çevre Programı-Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Ekonomisi Girişimi) karşı bu hukuki bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Diğer taraftan bu çalışma ile biyolojik çeşitlilik ve ekosistem ekonomisi çalışmalarının yapılması ve ulusal biyokıymetlendirme yapacak bir enstitünün kurulması da önerilmektedir.



OECD

OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı), sürdürülebilir kalkınmanın öncü kuruluşlarındandır. Ayrıca biyokıymetlendirme ve yeşil ekonomi konusu ile ilgili çeşitli yayınlar yapmış ve çeşitli çalıştayların gündeminde bu konulara yer verilmiştir.



DİĞER

Bilindiği üzere tüm uluslararası çevresel örgüt, program, sözleşme ve girişimlerin yürüttüğü çalışmaların ve ilgili süreçlerinin temel fikri dayanağı 1972 Stockholm Konferansı’nda uluslararası hukukta kendine yer bulan “sürdürülebilirlik ilkesidir” ve sürdürülebilirlik ilkesi çevresel, ekonomik ve sosyal politikaların entegrasyonu esasına dayanır. Ayrıca bütün çok taraflı çevresel sözleşmelerin ya metinlerinde geçen hükümlerin ya da taraflar konferansı gibi karar alma organlarında alınan bazı kararların gerçekleşmesi, sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimine dayanmakta olduğundan bu çalışma çıktılarının gerçekleşmesi halinde taraf olduğumuz çok taraflı çevresel sözleşmelerin birçok yükümlülüklerinin yerine getirilmesine katkı verilmiş olacaktır. Bu anlamda, CITES ve RAMSAR gibi küresel sözleşmeler ile BARCELONA, BÜKREŞ ve BERN gibi bölgesel sözleşmeler öne çıkmaktadır. Ayrıca sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi Avrupa Birliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi çeşitli uluslararası platformların amaçlarındandır.

İÇ HUKUK ÇERÇEVESİ

KANUN VE YÖNETMELİKLER
İç hukuk kapsamında ise başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere; Kara Avcılığı Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Orman Kanunu, Hayvanları Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Su Ürünleri Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Turizm Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Kabahatler Kanunu, Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu v.b. kanunlar ile Gen Kaynaklarının Korunması Yönetmeliği, Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliği, Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, CITES Yönetmeliği, Alan Kılavuzluğu Yönetmeliği, Etnoğrafik Nitelikli Taşınır Kültür Varlıkları Hakkında Yönetmelik, Geleneksel Bitkisel Tıbbi Ürünler Yönetmeliği v.b. çok sayıda mevzuat sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi ile ilgilidir.

Ayrıca Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı, Taslak Araştırma İzinleri ve Biyokaçakçılık Yönetmeliği, Taslak Hassas Alanların Korunması Yönetmeliği de konuyla ilgilidir.



DİĞER MEVZUAT, BELGE VE KURULUŞ KANUNLARI

2007-2013 dönemini kapsayan Dokuzuncu Ulusal Kalkınma Planında çevrenin korunması ve kentsel altyapının geliştirilmesi başlığı altında yer alan 453, 454, 462, 474’ üncü maddeler gereğince; doğal kaynakların koruma ve kullanma koşullarının belirlenmesi, bu kaynaklardan herkesin adil biçimde yararlanmasını sağlayacak şekilde sistemlerin oluşturulması; Uluslararası yükümlülüklerin karşılanması, sürdürülebilir kalkınma ilkelerinin yerine getirilmesi; tarım ve turizm başta olmak üzere, çevreye duyarlı sektörlerde ekolojik potansiyellerin değerlendirilmesi, koruma-kullanma dengesinin gözetilmesi, çevre bilincinin geliştirilmesine yönelik eğitim ve kamuoyu bilgilendirme çalışmalarının yapılması amaçlanmaktadır.

Çevreye ilişkin ulusal öncelikleri içeren ikinci belge AB’ye Entegre Çevresel Uygunluk Stratejisi –UÇES (UÇES-2007 - 2023)”dir. UÇES’de yer alan doğa koruma sektörü bölümüne göre; biyolojik çeşitliliğin korunmasını ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, flora ve fauna ile bunların doğal yaşam ortamlarının muhafaza edilmesi ve geliştirilmesi yoluyla biyolojik çeşitlilik kaybının önlenmesi temel amaçtır.

UÇES zengin biyolojik çeşitliliğe sahip olan alanlarda biyolojik çeşitliliğin korunması ve yönetimini desteklemek için pek çok hedef içermektedir. Temel hedeflerden bir tanesi, AB-Topluluk Mevzuatının etkin yürütülmesi için kurumsal alt yapı gereksinimlerini belirlemek ve kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi için personelin eğitilmesidir.

16.01.2004 tarih ve 25348 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren mülga Çevre ve Orman Bakanlığı Merkez Teşkilatının Görevleri, Çalışma Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmeliği Madde 37 (a) bendinde “Ulusal mevzuat ve uluslararası koruma sözleşmeleri kapsamında belirlenen yörelerdeki tavsiye, ilke ve prensipler çerçevesinde koruma ve kullanma esaslarını tespit etmek ve yeni düzenlemeler yapmak”, (g) bendinde ise “Uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülükler ile Avrupa Birliği mevzuatına uyum çalışmalarını yerine getirmek, uluslararası gelişmeleri takip etmek, Sözleşmenin gerektirdiği çalışmaların yapılmasını sağlamak için kurum ve kuruluşlar arasındaki koordinasyonu gerçekleştirmek” mülga Çevre ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün başlıca görevleri arasındadır. Bu görev yetkisi, 04.07.2011 Tarih ve 27984 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 648 Sayılı Orman Ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat Ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 8. Maddesi ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na devredilen DKMP Genel Müdürlüğü’nde de devam etmektedir. Ayrıca “biyoteknoloji çalışmaları”, “biyolojik çeşitlilik ve ekosistem hizmetlerinin envanteri ve sürdürülebilir yönetimi konusunda araştırmalar yapmak”, “doğa koruma politikalarını belirlemek” ve “sektörel entegrasyon çalışmaları” gibi doğrudan sürdürülebilirlik ile ilgili konular, Doğa koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün yeni yapılanmasındaki görevleri arasında yer almaktadır.

Konuyla ilgili iki esas belge olan ve Doğa koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünce hazırlanan “Ulusal Biyoçeşitlilik Stratejisi ve Eylem Planı” ile “Türkiye için Natura 2000 Uygulama Stratejisi” hedeflerine ulaşılması için de sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi tesis edilmelidir. Konuyla ilgili olan diğer bir belge olarak Uzun Devreli Gelişim Planları’da örnek verilebilir.


GEN KAYNAKLARININ MEVCUT DURUMU

Türkiye, biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklar yönünden çok özel bir konumda bulunmaktadır. Bitki genetik kaynakları bakımından Türkiye dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Bu zenginliğin sebepleri aşağıda verilmiştir.



  • Bitkisel çeşitlilik ve orijin merkezlerinden Akdeniz ve Yakın Doğu Merkezleri Türkiye’de örtüşmektedir ve pek çok kültür bitkisinin genetik çeşitlilik merkezi için anavatan durumundadır.

  • Pek çok türün geniş değişim gösterdiği 5 mikro-gen merkezi Türkiye’de bulunmaktadır.

  • Türkiye, farklı bitki coğrafya bölgelerine sahiptir. Bunlar Avrupa-Sibirya, Akdeniz ve İran-Turan bölgeleridir. Bu bitki coğrafya bölgelerinin Türkiye üzerinde bulunması bitkisel biyoçeşitliliği zenginleştirmiştir.

  • Türkiye aynı zamanda topoğrafya, iklim ve jeomorfolojik yönden geniş çeşitlilik göstermesinin doğal sonucu olarak, habitat tipleri yönünden de zengindir ve bu durum, bitki türlerinin sayısına ve endemizm oranına da yansımıştır.

  • Anadolu üç ana kıta karasının kesim noktasında ve tarihi göç yolları üzerinde yer almaktadır. Bu konumu nedeniyle tarih boyunca değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış, Anadolu bu medeniyetlerin katkısıyla da biyolojik çeşitliliğini artırmıştır.

Türkiye'nin flora zenginliği, bitkilerin çeşitli amaçlarla kullanılabilmesi için önemli bir kaynak oluşturmuştur. Ülkemizdeki birçok bitki türü gıda, tıbbi, endüstriyel ve odun hammaddesi olarak kullanılmaktadır. Ülkemizde şimdiye kadar tespit edilen yaklaşık 4000 tanesi endemik olmak üzere 12.000 civarında bitki türü ve alt türü vardır.

Sahip olduğumuz biyolojik çeşitlilik ve genetik kaynaklardaki çeşitliliğin, çevresel ve diğer baskılarla genetik erozyona uğramadan ve kaybolmadan korunması, bitkisel üretimin sürdürülebilirliği ve biyolojik çeşitliliğin yönetimi bakımından son derece önemlidir. Bu amaçla sörvey, toplama, muhafaza (ex situ, in situ ve çiftçi şartlarında muhafaza, in vitro muhafaza ve ultra soğuk muhafaza), morfolojik ve moleküler karakterizasyon, materyal değişimi, dokümantasyon, değerlendirme, kullanım, ekonomiye entegrasyon, ulusal ve uluslararası işbirlikleri, biyoçeşitlilik ve genetik kaynaklarla ilgili teknokratik politikaların oluşturulmasına devam edilmektedir. Ancak bu çalışmaların bu Şurada önerilen Milli Biyolojik Çeşitlilik ve Biyoteknoloji Enstitüsünce daha organize bir şekilde yapılması gerekmektedir.


1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət