Ana səhifə

Ormancilik ve su şurasi 2013 21-23 Mart 2013 Çalişma grubu 5


Yüklə 445.75 Kb.
səhifə1/7
tarix22.06.2016
ölçüsü445.75 Kb.
  1   2   3   4   5   6   7




ORMANCILIK VE SU ŞURASI 2013

21-23 Mart 2013



ÇALIŞMA GRUBU 5

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK YÖNETİMİ ÇALIŞMA GRUBU RAPORU

SORUMLU BİRİM: DOĞA KORUMA VE MİLLİ PARKLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Aralık 2012

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK YÖNETİMİ ÇALIŞMA GRUBU

Çalışma Grubu Başkanı

:

Mustafa AKINCIOĞLU

Çalışma Grubu Başkan Yrd.

:

Ayhan ÇAĞATAY

Raportörler

:

Adem AĞIR, Adem BİLGİN

Editör

:

Prof Dr. Zeki KAYA

Koordinatör

:

Adem AĞIR

ÇALIŞMA GRUBU ÜYELERİ

Adı-Soyadı



Kurumu

Görevi

Mustafa AKINCIOĞLU

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Genel Müdür Yardımcısı

Ayhan ÇAĞATAY

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Daire Başkanı

Adem AĞIR

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Şube Müdür V.

Adem BİLGİN

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Şube Müdürü V.

Hülya ÖZBEK

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Şube Md.

Özcan YAMAN

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Şube Müdürü V.

Başak KOCA

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Uzman Yardımcısı

Prof. Dr. Zeki KAYA

ODTÜ – Biyoloji

Öğretim üyesi

Prof. Dr. Nazif KOLANKAYA

Emekli Öğretim üyesi

Emekli Öğretim üyesi

Prof.Dr Latif KURT

Ankara Üni./ Fen Fakültesi

Öğretim üyesi

Dr. Arzu ÜNAL

GTH Bakanlığı /TAGEM

Biyo- Çeşitlilik ve Genetik Kaynaklar Koordinatörü

Lale GÜNDOĞAN

GTH Bakanlığı /TAGEM




Ersin ÖZEK

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Y. Mühendis

İ. Ethem AVŞAR

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Uzman

Demet ÇAKIR ÜÇGÜL

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Y. Jeoloji Mühendisi

Mustafa T BEBEK

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Mühendis

Asiye DÜŞÜNCELİ

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Uzman Yardımcısı

Prof. Dr. Ali ERDOĞAN

Akdeniz Ü. Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü

Öğretim üyesi

Ender ÇAKMAK

ADO Enerji

Özel Sektör


Prof. Dr. Levent TURAN

Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Böl.

Öğretim üyesi

Nihal Yüksek SARIÖZ



Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Veteriner

Aybars ALTIPARMAK

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Uzman

Dr. Serap YILMAZ

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Veteriner Hekim

Sibel Şenel ERTAŞ

Doğa Koruma ve Milli Parklar Gn Müd.

Biyolog

Doç. Dr. Can BİLGİN

ODTÜ Biyoloji Bölümü ANKARA

Öğretim üyesi

Prof. Dr. Mustafa SARI

Van Yüzüncü Yıl Üni. Su Ürünleri Fakültesi

Öğretim üyesi

Prof. Dr. Hasan AKAN

Harran Üni. Fen Fakültesi Biyoloji

Öğretim üyesi

Prof . Dr. Mecit VURAL

Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi

Öğretim üyesi

Prof. Dr. Mahmut EROĞLU

KTÜ- Orman Fakültesi

Öğretim üyesi

Mine EREN

Meliha Yılmaz Vakfı Başkanı

Vakıf Başkanı

 Sezai AYDIN

ETB Maden İşleri Gen. Müdürlüğü

Daire Başkanı


İÇİNDEKİLER

  1. GİRİŞ………………………………………………………………………………..5

  2. DURUM ANALİZİ……………………………………………………………….14

    1. Sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi……………………………………….14

    2. Doğa koruma ve sektörel İlişkiler…………………………………………………18

    3. Tür Koruma (Yabani)……………………………………………………………...19

  3. KAYDEDİLEN GELİŞMELER…………………………………………………24

    1. Sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi………………………………………..24

    2. Doğa koruma ve sektörel İlişkiler…………………………………………………26

    3. Tür Koruma ( Yabani)……………………………………………………………..28

  4. KARŞILAŞILAN DARBOĞAZ VE ZORLUKLAR……………………………30

    1. Sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi………………………………………..30

    2. Doğa koruma ve sektörel İlişkiler………………………………………………….31

    3. Tür Koruma (Yabani)……………………………………………………………....32

  5. GELECEĞE İLİŞKİN STRATEJİ VE POLİTİKALAR ………………………34

  6. SONUÇLAR VE TAVSİYELER………………………………………………….40

  7. Tür Koruma (Evcil hayvanlar)……………………………………………………...46

  8. Durum Analizi ……………………………………………………………………...49

  9. Kaydedilen Gelişmeler………………………………………………………………51

  10. Karşılaşılan Darboğaz ve Zorluklar…………………………………………………51

  11. Geleceğe İlişkin Strateji ve Politikalar………………………………………………52

  12. Sonuçlar ve Tavsiyeler………………………………………………………………53

  13. KAYNAKÇA ……………………………………………………………………….55


1. GİRİŞ

Doğa korumanın zayıf olan ekonomik, sosyal ve genel anlamda politik fizibilitesini arttırmadan pratik anlamda sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimini tesis etmek mümkün değildir. Doğa korumanın bir bütün olarak ekonomi politikalarına ve sosyal politikalara entegrasyonu maksatlı mekanizmalar tesis edilmeden de doğa korumanın politik fizibilitesi oluşturulamaz1. Pratik entegrasyon araçlarına geçmeden önce bu raporun giriş bölümünde sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetiminin teorik bileşenleri ile biyoteknoloji sorunu ve çözümü konularına işaret edilecek sonrada biyoekonomi kavramı Şuraya tanıtılacaktır.

Sürdürülebilir kalkınma kavramı, her ne kadar tanımı tartışmalı olsa ve küresel, bölgesel ve ulusal seviyede uygulanabilirlik açısından ütopik felsefe olarak eleştirilse de 2, 3 ekolojik faydalarla sosyoekonomik faydaları birleştirmek için faydalı bir araç olarak kullanılabilir. Ekonomi, uluslararası ilişkiler ve küresel çevre gündemine gerçek manada ilk defa Brutland Raporu4 ile gelmiş olan sürdürülebilir kalkınma küresel düzeyde başta şemsiye RIO Sözleşmeleri5 gibi çeşitli çok taraflı çevresel sözleşmelerin Sekretaryaları, BM Çevre Programı (UNEP), BM Kalkınma Programı (UNDP), BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası (WB), Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), Dünya Gıda Programı (WFP) ve Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ve bölgesel düzeyde ise başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere çeşitli devletlerarası ve devletler üstü örgütlerin, programların ve yapıların sıkça kullandığı bir kavramdır ve günümüzde uluslararası hukukta kendine kesin bir yer edinmiştir 6.

Sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimine geçmeden önce bu kavramı doğurup ihraç eden ve aslında metinlerinde çok açık olmasına rağmen stratejik önemi ülkemizde pek bilinmeyen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BMBÇS)’den biraz bahsetmek gerekecektir.



BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİNİN STRATEJİK ÖNEMİ

Biyolojik çeşitlilik kavramı uluslar arası hukukta şemsiye bir sözleşme olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ile tüm boyutlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Konunun dışında olanlar ve maalesef bazen konunun içinde olanlar bile bu Sözleşmenin yeşil amaçlar doğrultusunda yapılanmış ve sadece biyolojik çeşitliliği koruma amaçlı bir Sözleşme olduğu izlenimine kapılabilmektedirler, ancak bu son derece stratejik ve vahim bir hatadır. Sanılanın aksine BÇS koruma tedbirlerini tamamen ulusal politikalara bırakmıştır ve hatta korunan alanların içinde ve etrafında bazı faaliyetlerin önünü bile açmaktadır, ancak iş dünya ekonomisinin doğrudan %40’ını oluşturan biyolojik kaynaklar ve ilgili geleneksel bilgiler ile biyoteknoloji başta olmak üzere teknolojiye erişim ve teknolojinin paylaşımına gelince, Sözleşme tam anlamıyla uluslararası rejim doğurmaya çalışmaktadır ve esas müzakereler de burada yoğunlaşmaktadır. Taraflar Konferansı süreçlerinde alınan kararlarla Sözleşme bu amacı başaramayınca, oldukça somut adımlar atılarak iki adet protokol üretilmiştir. Bunlar, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ve Gen Kaynaklarına Erişim ve Gen Kaynaklarından Doğan Faydanın Adil ve Hakkaniyetli Paylaşımı Hakkında Nagoya Protokolüdür. Yine sanılanın aksine çevre diplomasisi; korumak için değil, tüm diplomasiler gibi sadece ekonomik ve politik çıkarlar için yapılır; bu durum BMBÇS, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS), Birleşmiş Milletler Çölleşme İle Mücadele Sözleşme (BMÇMS) ve Sürdürülebilir Kalkınma Zirvelerinde oldukça belirgindir. Ayrıca OECD ve UNEP vizyon ve misyonlarını ve bunların örtüşen noktalarını okuyunca da bu konu net olarak anlaşılmaktadır7.



Sürdürülebilir Biyolojik Çeşitlilik Yönetiminin Bileşenleri

Çevresel, sosyal ve ekonomik bileşenlerden oluşan felsefi ve hukuki bir ilke olan sürdürülebilirlik ilkesi, biyolojik çeşitlilik yönetimine uygulandığında ekonomi politikalarının ve sosyal politikaların biyolojik çeşitlilik politikalarıyla karşılıklı olarak uyumlulaştırılması anlamına gelir8. Bu da biyolojik çeşitliliğin korunması ile ekonomik ve sosyal faydalar için kullanılmasının bir denge içerisinde yürütülmesi demektir. Bu dengenin tesisi için gerekli olan stratejik araca 1995 yılından beri uluslararası hukuk9 “ekosistem yaklaşımı”10 adını vermektedir. Ancak, ülkelerin farklı gelişmişlik düzeyleri göz önüne alındığında ekosistem yaklaşımı da tek başına yeterli değildir. Zira sürdürülebilirliğin tesisi için öncelikle biyolojik çeşitliliğin yüksek katma değerlerle ekonomiye kazandırılması ve doğa korumanın bir sosyal politika aracına dönüştürülmesi, yani doğa korumanın önce üst politik çerçevede sonra da sektör izlenecek olan alt politikalar sayesinde ekonomik sisteme entegrasyonu gerekmektedir.

Oldukça zor bir nihai amaç olan sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimine dayanan modern doğa korumacılık; kamu yararı ilkesinin konvansiyonel yaklaşımda olduğu gibi sadece ekonomik ve sosyal yarar olarak tanımlanmasının yanlış olduğu, zira kamunun ekolojik yararlarının da mevcut olduğu ve işbu ekolojik yararların da insan refahının bir parçası olduğu değer yargılarına dayanır. Bu da açıkça kamu yönetiminde bir paradigma kayması gerektiği anlamına gelir. Sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi, gerçekçi ve ütopyadan kaçınan bir çerçevede ele alınmalıdır. Mutlak korumacı yaklaşım, yani biyolojik çeşitliliğin salt bir ekolojik içkin değer olarak her yerde korunması, insan-doğa ilişkisin tarihsel akışında gözlediğimiz antropolojik ve doğa-bilimsel gerçekler düşünüldüğünde sürdürülemez kalmaktadır. Bu da bir strateji olarak kendine ancak radikal bir yeşil ideolojide yer bulur. Diğer taraftan biyolojik çeşitliliğe dayanan mal, ürün ve hizmetlerin tamamen kullanıma açılması da kesinlikle sürdürülemezdir. Çünkü tüm sermayeler gibi doğal sermaye de tükenebilirdir ve tükenmektedir. Bu durumda yapılması gereken biyolojik, jeolojik ve atmosferik sistemlerin, yani biyojeokimyasal döngülerle birbirine bağlı olan çevresel sistemlerin bütünü olarak dünya doğal kaynaklarının yönetiminin; ekonomik, ekolojik, sosyal ve antropolojik gerçeklere dayanarak bugün ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını bir arada ele alan iyi bir planlamayla (ekoplanlama) yönetilmesi ve yönetim stratejisinin uzun vadeli politikalara dayandırılmasıdır. Bunun pratik anlamı ise ekonomik ve sosyal politikaların planlama ve yönetim süreçlerine doğanın korunması perspektifinin yansıtılması, diğer taraftan ise doğa koruma politikalarının planlama ve yönetim süreçlerine biyolojik kaynakların ekonomik ve sosyal faydalar için kullanımı perspektifinin yansıtılmasıdır11. Bunun için alan ve tür temelli stratejik seçimlere dayanan etkin koruma ve izleme tedbirlerinin tesis edilmesi kadar biyolojik çeşitliliğin sürekli olarak ve yüksek katma değerlerle ekonomiye kazandırılmalıdır. Biyolojik çeşitlilikten elde edilen gelirlerin kırsal kalkınma gibi insan refahına yönelik sosyal politikalara harcanmasının tesisi, yani bir bütün olarak doğa koruma politikalarının ekonomi politikalarına ve sosyal politikalara entegrasyonu gerekmektedir. Burada çizilen üst-politik entegrasyon mekanizmaları hayata geçirildikten sonra sektörel entegrasyon çalışmaları yapılmazsa sürdürülebilir biyolojik çeşitlilik yönetimi sağlanamaz 12.

Bu entegrasyonun en stratejik adımı ise ülkemizin biyoteknoloji çağı olarak bilinen 21. YY’a hazırlanması için zorunlu olan biyoekonomi perspektifinin kamu yönetimi tarafından içselleştirmesi ve buna uygun bir biyolojik çeşitlilik yönetimi geliştirmesidir.



Biyolojik Çeşitliliğin Ekonomiye Kazandırılması ve Doğa Korumanın Ekonomik Sisteme ve Sosyal Politikalara Entegrasyon Mekanizmaları

Biyolojik varlıkları biyolojik kaynağa dönüştürerek yüksek katma değerlerle ekonomiye kazandıran biyoteknoloji, biyolojik bilgilerin teknolojik kullanımını yapan çok disiplinli bir bilimdir. Biyolojik varlıklar doğal sermayedir. Bilgisi olan sermayeyi kullanır. Kullanmak için bilgisi olanların doğal sermayeye ulaşması gerekir. Bu da yasal yollarla veya biyokaçakçılıkla olabilmektedir. Ülkemizden çok küçük ham madde bedeliyle satın alınan veya kaçırılan hayvan, mantar, bitki, tek hücreli, bakteri ve virüsler ile onlara ait olan gen, protein, enzim v.b. biyomoleküller daha sonra yüksek katma değerli biyolojik ürünlere (biyoteknolojik, farmakolojik, kozmetik, toksikolojik v.b.) dönüşerek ülkemize ithal edilmektedir. Ülkemizin biyolojik çeşitlilik sebepli bu acı döviz kaybının tek sebebi biyolojik çeşitliliğe ve genel olarak doğa bilimlerine hak ettiği önemin verilmemesidir. Biyolojik bilimlerin zayıf olduğu en az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik sistemlerinde, biyolojik kaynaklar; gıda ve gıda ürünleri, peyzaj bitkileri, odun ve odun ürünleri v.b. gibi hammaddeler veya düşük katma değerli mal, ürün ve hizmetler olarak piyasa ekonomisinde kendine yer bulmaktadır. Biyoteknoloji, nanobiyomekanik, biyomateryal, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, genetik, biyokimya, biyofizik v.b stratejik biyolojik bilimlere ilişkin bilimsel altyapısı olan gelişmiş ülkelerde ise çiçek, böcek, mantar, hayvan, bakteri ve bunlardan elde edilen biyomolekül, biyomateryal, biyoyakıt v.b. gibi biyolojik çeşitlilik unsurları ve biyolojik türevler, yüksek katma değerlerle piyasada kendine yer bulan doğal sermaye ürünleri ve hizmetleridir13. Hatta biyolojik ve biyokimyasal sektörler İrlanda, İsviçre, Kanada v.b. bazı ülkelerin üretim ekonomisinin en önemli unsurlarıdır. Afrika ülkeleri gibi biyolojik çeşitlilik zengini olan az gelişmiş ülkeler ve Türkiye, Güney Asya ve Latin Amerika ülkeleri gibi gelişmekte olan ülkelerin biyolojik hazineleri, biyolojik çeşitliliği kaynağa çeviren bilimsel altyapıya sahip olan ülkelere yasal yollarla veya biyokaçakçılık yoluyla sokulmaktadır.

Biyolojik çeşitliliğin stratejik önemine vakıf olan ülkeler biyolojik çeşitlilik diplomasisinin de aktif ülkeler olup, fikri mülkiyetlerini DTÖ ve WIPO gibi ulusal ve uluslar arası platformlarda çok iyi savunabilmektedirler. Sürdürülebilir kalkınmanın temelini oluşturan14 BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve nesli tehlike altında türlerin ticaretinin doğrudan uluslararası bir rejime bağlanmasına yönelik BM CITES Sözleşmeleri ile IPBES bu anlamda stratejik olup ve dikkatle takip edilmesi gereken çok taraflı uluslar arası platformlardır.

Görüldüğü üzere ülkemizin tüm biyolojik sermayesini yönetmekle görevli olan Bakanlığımızın biyolojik çeşitlilik ile ilgili önünde dört esas engel bulunmaktadır. Bunlar;



  1. Biyolojik çeşitliliğin ne olduğunun bilinmemesi; biyolojik çeşitliliğin flora ve faunadan ibaret ve kalkınmayı engelleyen sadece içkin bir değer olarak veya düşük bedelli mal, ürün ve hizmet kaynağı olarak görülmesi,

  2. Toplumsal farkındalık eksikliği,

  3. Stratejik biyolojik bilimlerde azgelişmişlik,

  4. Biyokaçakçılık,

İlaçtan kozmetiğe, biyolojik silahlardan biyonik robotlara, casus yazılımlardan gen/protein/doku mühendisliğine kadar çok geniş kullanım olanakları olan biyoteknoloji bilim kurgu değil; bir gerçektir. Kurulması çok gecikmiş bir endüstridir. Biyolojik çeşitliliğin, yani tüm biyolojik hazinelerimizin yönetiminden resmen sorumlu kılınmış Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü bu konuda tarihi adımlar atmalıdır. Bakanlığımız, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı ile birlikte miladı 1953’de Watson&Crick tarafından keşfedilen deoksiribonükleik asit (DNA)15 ile başlatılabilecek olan modern biyolojinin kurumsal anlamda en önemli sahiplerinden birisi olabilecek bir kurumdur ve bunun için modern biyolojiden doğan gelirlerden faydalanabilecek araçlar geliştirmelidir. Bu kapsamda DKMPGM tarafından yürütülen 2012K100210 kodlu “Doğa Korumanın Ekonomik Sisteme Entegrasyonu için İlgi Gruplarının Eğitimi ve Kılavuz Oluşturma” başlıklı projenin aşağıdaki çıktılarından da yararlanılmalıdır:

  1. “Yeşil Vergi, Biyokıymet Kullanımı, Geleneksel Bilgilerin Tescili, Gen Kaynaklarının Tescili, Ekoturizm, Sürdürülebilir Avcılık, Halkın ve Şirketlerin Ödeme Gönüllüğü ve Cezalar” gibi doğa koruma sektörüne finansman sağlama temelindeki entegrasyon mekanizmalarının kurulması/geliştirilmesi,

  2. “Ekonomik Teşvikler, Ekosistem Hizmetleri İçin Ödeme, Doğa Koruma Yatırımları ve Doğa Koruma Sebepli İstihdamlar, İnovasyon ve AR-GE” gibi doğa koruma harcamaları temelindeki entegrasyon mekanizmalarının geliştirilmesi

  3. Doğa korumanın bir sosyal politika aracı haline getirilerek gelirlerin başta kırsal kalkınma ve insani gelişim olmak üzere insan refahına yönlendirilmesini sağlayacak “Ekosistem Hizmetleri için Ödeme, Doğa Eğitimi ve Sosyal Projeler” gibi entegrasyon mekanizmalarının kurulması/geliştirilmesi,

  4. Kısa vadede yarı bilimsel yarı bürokratik bir yapıda “Milli Biyolojik Çeşitlilik ve Biyoteknoloji Enstitüsü”nün kurularak (Detaylar için Bkz. 6.5.1) biyolojik çeşitliliğin ekonomiye fikri mülkiyet katma değeriyle kazandırılması ve biyolojik kaynakların işlemesi, geliştirilmesi, keşfedilmesi, üretimi ve dağıtımı ile biyoekonominin tesisi, orta vadede özel sektörün bu konuya eğilmesinin teşvik tedbirleri ve ortak projelerle sağlanmasıdır. Uzun vadede ise, başka ülkelerdeki biyolojik kaynakların BÇS hükümleri doğrultusunda Türk biyoteknolojisi ile Türk ekonomisi, donör ülkenin ekonomisi ve küresel ekonomiye kazandırılması amaçlanmalıdır.

BİYOEKONOMİ

Biyolojik çeşitlilik veya kısa yazılımıyla biyoçeşitlilik canlıların ve içinde yer aldıkları ortamların(ekosistemlerin) farklılaşması sonucu ortaya çıkan dinamik bir süreçtir. Biyoçeşitlilik insan yaşamı için önemli ekonomik değerler17 yaratmanın yanı sıra toprak erozyonlarının engellenmesi, suların temizlenmesi, iklimlerin düzenlenmesi gibi paha biçilemez ekolojik değerlere sahip olan hizmetleriyle yaşamın sürdürülebilirliği bakımından da büyük önem taşıyan bir süreçtir.

Biyoçeşitliliğin ulusal, bölgesel ve küresel boyutlarda sürdürülebilir yönetimini, halen var olan veya geliştirilmesi düşünülen ekonomik kalkınma süreçlerinden soyutlayarak ele almak doğru ve akılcı bir yaklaşım olmayacaktır. Biyoçeşitlilik kapsamı içinde yer alan biyolojik-kaynak ( = kullanılabilirlik değeri olan biyolojik unsurlar) ve genetik-kaynak ( = genetik amaçlı kullanım değeri olan biyolojik kaynaklar) gibi kavramların insan yaşamında önemli ekonomik değere sahip bazı üretim süreçleriyle ilgili olduğu bilinen bir gerçektir. Biyoçeşitliliğin yakın geçmişte evrensel ölçekte değer kazanması bu kavramın aynı zamanda biyolojik-kaynak ve genetik-kaynak olarak da bir değer ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Verdiği ekolojik hizmetler de dahil olmak üzere biyoçeşitliliğin küresel ölçüde dünyada yarattığı yıllık ekonomik değerin 16-54 trilyon US$ arasında değiştiği ileri sürülmektedir. Bitkisel biyoçeşitliliğin dolayısıyla da bitkisel genetik kaynakların dünya üzerindeki varlığının korunması ve saklanması gezenimizdeki yaşamın sürdürülebilirliği açısından ekolojik bir öneme sahip olmakla beraber, bu kaynakların küresel ekonomi temelinde önemli bir pazar değeri (500-800 milyar US $/yıl arasında değişen) olduğu da unutulmamalıdır. Petrokimya sektörünün küresel ekonomideki payının 500 milyar US$/yıl, bilgisayar–iletişim sektörü için bu payın 800 milyar US$/yıl dolaylarında olduğu düşünüldüğünde bu önemin değeri daha iyi görülmektedir. Bu nedenle, ağırlıklı olarak 1980’li yıllardan itibaren dünya kamuoyunun ilgisini çekmeye başlayan küresel ölçekteki biyoçeşitlilik azalmasını önlemek üzere biyoçeşitliliğin korunmasını temel alan uluslararası düzenlemelerin çevresel olduğu kadar ekonomik gerekçeleri olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Yeni yüzyıl’a girerken biyoçeşitliliğin korunma ve önemini uluslararası düzeyde ön plana çıkaran neden de fosil enerji ve hammadde kaynaklarına dayanan konvansiyonel ekonomik kalkınma modeline seçenek oluşturacak model arayışıdır. Bu amaçla önerilip uluslararası düzeyde gündeme getirilen ve Biyoekonomi olarak adlandırılan ekonomik kalkınma modelinin sürdürülebilirlik katsayısı yapılan inceleme ve değerlendirmelerde halen uygulanmakta olan konvansiyonel kalkınma modelininkinden daha yüksek bulunmuştur. “Biyomateryallerden mal, enerji ve hizmet üretimi ve bunların ticari dağılım ve tüketimi” olarak tanımlanabilecek Biyoekonomi modelinin işleyişi için gerekli temel hammadde ve enerji kaynağı olarak bitkisel materyallerin seçilmesi ve bundan kaynaklanan çevre dostu niteliği konuyla ilgili bazı çevrelerde bu modellin yeşil-ekonomi olarak da adlandırılmasına da neden olmuştur. Ancak, modelin dünya genelinde konvansiyonel bir kalkınma modeli haline gelebilmesi, sürdürülebilirlik parametreleri açısından yapacağı ileri aşamalara bağlı görülmektedir. Yüksek-karlılık, çevresel-uyum ve toplumsal-talep gibi temel sürdürülebilirlik parametreleri açısından biyoekonomik süreçlerin gelişme kayıt edebilmesi, yine 1980’li yıllardan itibaren öne plana çıkmaya başlayan moleküler (modern)-biyoteknoloji’deki gelişmeler ile yakından ilgilidir. Günümüzde modern biyoekonominin itici gücü olarak kabul edilen modern biyoteknolojik süreçlerin sürdürülebilirlik parametreleri açısından sağladığı avantajlar bu teknolojinin hammaddesi niteliğindeki genetik kaynaklara olan ilgiyi arttırmaktadır. Bu bakımdan biyoçeşitliğin ortaya çıkarılması ve korunmasını hedef alan ekolojik amaçlı taleplerin, ekonomik amaçlı olarak da genetik-kaynak’ları kapsayabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.



Kalıtımsal birimler içeren gerçek ya da potansiyel değere sahip biyolojik materyaller” olarak tanımlanan genetik kaynaklardan yeni katma değerler üretebilecek sermaye gücü ve teknolojik birikimin gelişmiş ülkelerin, genetik kaynak zenginliğinin de az gelişmiş ülkelerin elinde olması genetik kaynaklara erişim ve bunlardan elde edilecek yararların eşit ve adil paylaşımı konusunda ulusal ve uluslararası düzenlemelerin yapılmasını zorunlu kılmıştır. Geçmişteki kolonist sömürü dönemine bakıldığında sömürgeci ülkelerinin yoksul ülkelerin zengin genetik kaynaklarını karşılıksız kullanmakta herhangi bir sorun yaşamadıkları görülmektedir. Günümüze gelindiğinde, biyoçeşitliğin/genetik kaynakların korunmasının getireceği maliyetleri de dikkate alan geçmişin yoksul, günümüzün gelişmekte olan ülkeleri, sahip oldukları genetik kaynakların kullanımında ve tasarrufunda kendi haklarını korumak noktasında haklı bir duyarlık içine girmişlerdir. 1980’li yılların başında itibaren konuya ilişkin olarak FAO (Food and Agricultural Organization) ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Koruma Ajansı) gibi B.M (Birleşmiş Milletler) kuruluşlarınca bazı düzenlemeler yapılmaya çalışılmışsa da, konunun karmaşıklığı ve genetik kaynakların kullanımında azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasında çıkan anlaşmazlıklar soruna çözüm getiren bir uluslararası düzenlemeye gidilmesini güçleştirmiştir.Konuya ilişkin anlaşmazlığın temelinde, genetik kaynakları kullanma potansiyeline sahip ülkelerin bunlardan yeni ve yüksek katma değer üretmek için yaptıkları AR-GE harcamalarının getirdiği yüksek maliyeti gerekçe göstererek, hammadde olarak kullandıkları bu kaynakları bedelsiz ya da en az bedeli ödeyerek ele geçirmek isteği yer almaktadır. Diğer bir anlaşmazlık noktası da aynı grup ülkelerin yaptıkları genetik ıslah ve gen-değişikliği çalışmalar sırasında genetik kaynağın gen yapısında yaptıkları küçük değişikliği gerekçe göstererek elde edecek patent hakkı aracılığıyla genetik kaynağın hukuki mülkiyetine sahip çıkmak istemeleridir. Patent hakkı aracılığıyla genetik kaynak üzerinde mülkiyet hakkı savlayan ülkeler bu girişimleriyle milyarlarca yıllık evrimleşmeyle ortaya çıkan genetik yapının bütününe sahip çıktıklarını unutmayı tercih etmişlerdir.

Genetik kaynakların kullanımına ilişkin uluslararası düzenleme arayışlarından ilki 1983 yılı kasımında FAO tarafından geliştirilmiştir. Ancak, dünya üzerindeki gen kaynaklarının insanlığın ortak mirası olduğunu ve bu nedenle de kullanılmalarına sınırlamalar getirilmemesi gerektiğini ilke olarak kabul eden bu düzenleme, bu ilkesi ile kaynak sahiplerinden çok kaynak kullanıcılarının yanında yer aldığından geçerliliğini kısa sürede yitirmiştir. Sorunun çözümü için Biyoçeşitlilik Sözleşmesinin yürürlüğe girdiği 1994 yılına kadar beklenmek zorunda kalındı. Biyoçeşitliliğin ve bu kapsamda genetik kaynakların küresel ve bölgesel korunmalarını ve adil paylaşılmalarını amaçlayan uluslararası (Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve Nagoya Protokolu gibi) anlaşma ve sözleşmeler gibi bu amaçla yapılmış ulusal düzenlemelerin de amaca ne kadar hizmet edeceği yanıtlanması güç bir sorudur. Bu sorunun yanıtı özellikle de kaynak zengini ancak bu kaynaklardan yararlanarak katma değer üretmek potansiyeline sahip olmayan ülkeler için büyük önem taşımaktadır. Bu grup ülkeler için sahip oldukları biyoçeşitlilik (genetik kaynak) zenginliğinin korunması, bu zenginliği gerçek ekonomik zenginliğe dönüştürecek potansiyele kısa sürede sahip olabilmeleriyle olanaklı olacaktır.

Genetik kaynakların özellikle botanik bahçeleri, koleksiyon merkezleri, gen ya da tohum bankaları kurmak gibi gen kaynaklarını korumaya yönelik yöre-dışı(in-situ) önlemlerin uluslararası ölçekte teşviki, bu kaynaklardan yararlanma potansiyeline sahip zengin ülkelerin konuya ilişkin temel politikaları içinde yer almaktadır. Nitekim söz konusu ülkelerde genetik kaynaklardan katma değer üreten biyoteknolojik AR-GE çalışmalarının % 75’inde bu amaçla kullanılan genler bunları korumak için kurulmuş yöre-dışı (ex-situ) saklama ve koruma kuruluş ve merkezlerinden sağlanmıştır. Bu potansiyele sahip olmayan ancak genetik kaynak diğer bir deyişle biyoçeşitlik zengini ülkeleri konuya ilişkin bekleyen bir tehlike de, önemli harcamalar yaparak kurdukları veya kuracakları yöre-dışı (ex-situ) merkezlerle bu kaynaklardan yararlanma potansiyeline sahip ülke ve şirketler için hizmet verir hale gelmesi kaçınılmazdır.

  1   2   3   4   5   6   7


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət