Ana səhifə

Leibniz metafiZİK Üzerine konuşma bu kitap Cumhuriyet Dünya Klasikleri için özel olarak çevrilmiştir. Yayına hazırlayan: Egemen Berköz Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd


Yüklə 351.55 Kb.
səhifə1/6
tarix09.06.2016
ölçüsü351.55 Kb.
  1   2   3   4   5   6
LEIBNIZ

METAFİZİK ÜZERİNE KONUŞMA

Bu kitap Cumhuriyet Dünya Klasikleri için özel olarak çevrilmiştir.

Yayına hazırlayan: Egemen Berköz

Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.

Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.

Nisan 1999

Fransızcadan Çeviren:Afşar Timuçin



GOTTFRIED WILHELM LEIBNIZ


O zamanlar Almanya

Leibniz dünyaya geldiğinde Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) henüz sona ermiş değildi. İspanya, Avrupa ülkeleri üzerindeki baskıcı gücünü artık koruyamaz olmuştu, Felipe IV'ün (1621-1655) ve ona canla başla destek olan kont-dük Olivares'in çabalarına karşın eski gücünü yitirmeye doğru gidiyordu. 1640'da Portekizliler ayaklandılar. Avrupa iyiden iyiye karışıktı. Fransa'da da güç zamanlar yaşanmaktaydı, iki Fronde olayı dünyanın merkezi görünümündeki Fransa'yı temelden sarsmıştı (1648-1649, 1650-1653). Yeniçağ'ın başlarında İspanyolları ve İtalyanları yeni dünya düzenini oluşturmakta öne geçiren gelişimler durur gibi olmuş, ağırlık Fransa'ya ve İngiltere'ye kaymıştı. Kültür düzeyinde çok büyük gelişimler yaşanmaktaydı. Bu gelişimlerin temelinde elbette toplumsal, siyasal ve iktisadi etkenleri aramak doğru olur. Avrupa ortak bir sıkıntıyı yaşıyor da olsa koşullar ülkeler açısından oldukça ayrıydı.

Genel görünüm XVI. yüzyılda Almanlar açısından özellikle sıkıntılıdır. Bu yüzyılda feodal yaşam koşullarından hızla sıyrılıp sermayeci ilişkiler içine giren Fransa ve İngiltere'ye karşı Almanya henüz feodal yaşam koşullarının doruğundadır ya da feodallik orada yeni yeni çözülmeye başlamıştır. Almanya'da oldukça geç zamanda, aşağı yukarı XIII. yüzyılda kurulan feodal düzen ülkenin siyasal parçalılığı yüzünden başka ülkelere göre çok daha kalıcı özellikler gösteriyordu. Genel ölçüler içinde Almanya'da iktisadi yaşam Avrupa'nın öbür ülkelerinde olduğundan çok daha geriydi. Almanya bütünlüklü bir ülke değildi, bütünlüklü duruma gelmeye yatkın da görünmüyordu, orada bir bölgenin yapısı bir başka bölgenin yapısına hiç mi hiç benzemiyordu. O zamanın Almanyası aralarında büyük uzaklıklar olan çiftliklerden oluşmuştu. Adı büyük kendi güçsüz Kutsal Roma Germen İmparatorluğu ülkenin üstünde ince bir zar, çürük bir örtü, çatlamaya hazır bir kabuk gibiydi. Kutsallıkla dini, Romalı oluşla eski Roma'nın görkemini, Germen oluşla ulusal bütünlüğü düşündüren bu adı var kendi yok imparatorluk sınırları çok belirgin bir bütünlüğü belirlemekten uzaktı. Ayrıca bu imparatorluktan herkes daha değişik bir bütünlüğü anlayabilirdi. Örneğin Yvon Belaval'e göre Almanya "Leibniz'in düşüncelerinde her zaman Alsace'ı, Lorraine'i, İspanyol Hollandası'nı, hatta Besançon'u, Dauphine'yi ve Arles Krallığı'nı içerecekti".

Bugünkü Almanya'nın temelini ya da ilk biçimini oluşturan o günkü topraklarda Viyana'daki Habsburgların yönettiği üç yüz altmış devlet vardı. İmparatoru yedi seçici prens seçiyordu, bunlardan üçü (Mainz, Köln, Trier) dinsel nitelikliydi. Otuz Yıl Savaşları'nı sona erdiren Westfalen antlaşmaları (1648) sonrasında Alman prensliklerinin durumu hiç de iç açıcı değildi. Almanya'nın siyasal konumu bu antlaşmalarla büyük bir değişikliğe uğradı. Seçicilerin sayısı yediden sekize çıkarıldı, üç yüz elli Alman devletine egemenlik tanındı. İyiden iyiye küçülen Kutsal İmparatorluk hemen tüm gücünü yitirmiş gibiydi. "Sonuç? Alman nüfusu on altı milyondan altı milyona düştü. Bazı kentler insanlarının dörtte üçünü yitirdiler (Aachen); Köln'de bin iki yüz ev kaldı; Berlin'de artık altı bin insan vardı; München'de dokuz bin, Augsburg'da on sekiz bin insan vardı; yalnızca Frankfurt, Leipzig, Hamburg ağırlıklarını az çok korudular" (Yvon Belaval). Leibniz şöyle yazar: "Ülke hemen hemen yarı yarıya çocuklardan oluşuyordu. Savaş yeniden başlasaydı doğacak kuşakların tohumu yok edilmiş olacağından zavallı Almanya'nın büyük bir parçası çöle dönecekti diye korkuya kapılmak hiç de yanlış olmazdı." Toprakların üçte biri artık ekilip biçilmiyordu. Thüringen'de küçük ve büyük baş hayvanların altıda beşi yok oldu. Köylüler neredeyse köle durumuna düştüler. Almanya savaşın yaralarını ancak bir yüzyıl içinde sarabilecektir.



Dağılmış ülkenin sıkıntılı filozofu

Almanya yakın zamanlara kadar bütünleşememiş bir ülke olmanın, ulusal birimlerin oluştuğu bir dönemde ulusal bir birlik oluşturamamanın sıkıntısını çekecektir. Luther'in öncülüğünde gelişen Reform devinimi böylesi bir bütünlüğün kurulabilmesi yolunda bir adım değil miydi? Leibniz bu konuda şöyle düşünür: "Büyük Reform Batı'da çok şeyin durumunu büyük ölçüde değiştirdi ve bir bölünme getirdi; bu bölünmeyle köken olarak Töton dili konuşan halkların büyük bir bölümü, dilinin kökeni Latince olan halklardan koptu." İnançta kilisenin gücünü kırmaya, yükselen kentsoylu sınıfın gücünü din adamları sınıfına benimsetmeye yönelen Reform devinimi Avrupa'da dinsel bütünlüğü parçalayıp çıkmıştı. Gerçekte Reform bir bütünleşme çabası olmaktan çok din adamları sınıfının gücünü kırma denemesiydi, bu yüzden Alman kentsoylularının giriştiği bu devinime kentsoyluluğun güçlenmesiyle gelen yeni yaşam koşullarının tüketmekte olduğu soylu sınıfı da katılmıştı: Alman topraklarının üçte birini elinde tutan kilise bu saltanatını büyük ölçüde soyluların topraklarına el koyarak kazanmıştı, şimdi de soylular kentsoyluların peşine takılarak topraklarını geri alma girişiminde bulunuyorlardı. Soyluların kentsoylularla işbirliği yapması ya da onların arkasına takılması biraz garip bir tablo ortaya koyuyordu. Elbet koca bir Reform'u bir iki nedene bağlayıp çıkamayız, onun gelişiminde kilisenin işlevleri dışına çıkmış olmasıyla gelen bir düzenleme öngörüsü ve yeni yaşam koşullarının zorunlu kıldığı bir laiklik istemi de belirleyiciydi.

Luther'le Calvin'in tam bir yarışa dönen çekişmeleri tarikat sayısını artırınca dinsel bütünlüğün ulusal bütünlüğü geliştireceği düşüncesi ortadan silindi. Oysa o dönem tam anlamında ulusal bütünlüklerin kurulma ve gelişmesi dönemiydi. Kuzey'de Luther'in açtığı yolda protestanlık gelişirken katoliklik de özellikle Güney'de varlığını korudu, ayrıca güçlendi. Kısacası XV. ve XVI. yüzyıllarda Rönesans'ın getirdiği insancı değerler karşısında çok büyük bir sarsıntı geçiren din kurumları XVII. yüzyılda toparlandılar, eskisinden çok daha güçlü ve çok daha bilinçli bir biçimde yaşama ağırlıklarını koymaya yöneldiler ve özellikle "misyonerlik" yoluyla dünyaya açılmaya başladılar. Pek çok aydının bu zamanlarda tanrıtanımaz diye izlenmesi ve tutuklanması bu güçlenmenin bir göstergesi olduğu kadar kralların sınıflararası dengeyi bozmama özeniyle ilgilidir. Rönesans insancılığıyla gelen özgür düşünce ve özgür düşünceyle gelen "bu dünya" tutkusu insanların dikkatini dinden daha değişik alanlara çevirmişti. Yeni düşünce dinsel dogmalar üzerine değil, Stoa usçuluğu üzerine, Epikuros hazcılığı üzerine ve Pyrrhon'dan kalma gibi görünen ama onu çok aşan bir kuşkuculuk düşüncesi üzerine temelleniyordu. Kilise bu pagan anlayışlarına karşı kendi gücünü ortaya koymalıydı.

Bu arada Almanya iyileşmez parçalanmışlığı içinde aşılmaz gibi duran binbir sorunla eski yapısı içinde hemen hemen olduğu gibi kaldı. Bütünleşmenin iki yüzü vardı, ulusal yüzü ve dinsel yüzü. İmparatorluk sınırları içinde kalan kiliseleri birleştirme çabası Leibniz'in bütün bir ömrünü kapsayacaktır. Bu dağılmışlık içinde Almanya'da felsefenin, sanatın ve bilimlerin durumu da pek iç açıcı değildi. Almanya Fransa'daki ve İngiltere'deki kültür gelişimlerine ayak uydurabilecek gibi görünmüyordu. Leibniz sorumlu bir aydın olarak bu durumdan şu sözlerle yakınır: "Genellikle Almanya'da büyük bir yanlış yaşanıyor, bu yanlış soylu sınıfımızın, seçkin insanlarımızın, hatta akarcılarımızın (1) İngilizlerde olduğu gibi bilime ya da Fransızlarda olduğu gibi manevi tartışmalara ya da düşünce yapıtlarına yönelmiyor oluşudur, yalnızca içkiye ve kumara yöneliyor oluşudur." Leibniz'e göre Almanya'da insanlar kadına ve paraya tutkundurlar. Gençlerin eğitimi tam anlamıyla kötüdür, gençler sefahata yönelme eğilimindedirler. Yurt sevgisi diye bir şey bilmezler. İlgisizlik veba gibi her yanı kasıp kavurmaktadır. Gerçekte yakından bakıldığında bu yakınmaların yüzde yüz karşılığı olmadığı görülecektir. Ancak Leibniz dinsel ve ulusal parçalanmışlık içinde bulunan Almanya'nın gerçek anlamda sıkıntıda hatta bir açmazda olduğunu düşünmektedir. Onun başlıca sorunu budur.



Düşünceye adanmış bir yaşam

XVII. yüzyıl felsefe açısından epeyce zengin bir dönem oldu. M.Ö. IV. yüzyıldan sonra kendini ahlak sorunlarında sınırlayan ve böylece bakış açısını son derece daraltan, çeşitli anlayışlarda zaman zaman da bir karşı-felsefe özelliği gösteren felsefe yirmi bir yüzyıl sonra yeniden eski derinliğine ve çeşitliliğine kavuşmuş oldu, ayrıca eski zamanlarda benzeri görülmemiş olan bir dizgeciliğe ve yöntemliliğe ulaştı. Felsefenin ilk büyük adları olan Sokrates'de, Platon'da ve Aristoteles'de herhangi bir düzen kaygısı düzeyini aşmayan yöntemlilik kavrayışı bu yeni dönemde gerçek bir yöntem anlayışına dönüşürken dizgesellik genel bir toparlayıcılık olmaktan çok ötede felsefenin zorunlu bir öğesi durumuna geldi. XVII. yüzyıl denilince üç büyük filozofu, Descartes'ı, Spinoza'yı ve Leibniz'i düşünürüz öncelikle. Spinoza ve Leibniz yüzde yüz Descartesçı bir tutum almaksızın Descartes'ın yolunu izlemişler, onun açtığı yoldan biri daha maddeci, öbürü daha ruhçu bir düzlemde yeni felsefeler geliştirmişlerdir. Platon'un ve Aristoteles'in, özellikle Aristoteles'in felsefede uzun yüzyıllar boyu sürmüş olan doğrudan doğruya etkinliği artık doğal ya da dolaylı bir etkinliğe dönüşmüştür.

Her üç filozof da rönesans aydınlarından kalma bir çalışkanlıkla felsefeye yönelip bir dönemin üç büyük yapı taşı oldular. Cizvitlerin La Flèche okulunda eksiksiz bir skolastik öğrenimi gören, daha sonra yoğun bir felsefe çabasına giren Descartes; İbranice, Latince ve Fransızcayı çok iyi öğrenmiş olan ve gündelik yaşamın gelgitleri dışında tüm yaşamını felsefeye adayan Spinoza yeni felsefenin öncüleri olurken ardılları Leibniz (Descartes'tan elli yıl, Spinoza' dan on dört yıl sonra dünyaya gelmiştir) çok erken gelişmiş bir dahi örneği çizerek yeni bilimsel ve felsefi kavrayışın öncüleri arasında en önemli yerlerden birini almıştır. Leibniz'in belirttiği gibi Descartes'tan geçmeden Yeniçağ'ı kavramak nasıl zorsa bizim gibi düşünen pek çok kişinin de benimseyeceği gibi Leibniz'den geçmeden gelişim fikrini kavramak olası değildir. Yeni felsefeyi doğru olarak kavrayabilmek için bu üç filozofun bilgi dünyasına ayrıntılarıyla girmekte yarar vardır.

Alman filozofu Leibniz Slav kökenli bir ailenin çocuğudur. Onun adını tam olarak söyleyebilmek bizim için güçtür. Bu konuda Almanlar bile güçlük çeker. Filozofun adını bazı kaynaklarda Leibniz, bazı kaynaklarda Leibnitz diye yazarlar. Gerçekte onun adını Alman dilinin koşulları içinde Lubenicz diye yazmak ve Leubnütz gibi okumak gerekiyordu belki de. (Yvon Belaval'e göre filozofun adı pek çok biçimde yazılabilir ve okunabilirdi: Leibniz, Leibnitz, Leibnüzius, Leibnütz, Leubnutz, Lubeniecz vb). Ancak bu yazış ve bu okuyuşların da Almancaya uyarlı olduğu kesin değildir. Slavcadaki "nicz"in Almancada "nitch" olması gerekiyordu. Bazı yazarlar onun adını Leibnitz diye yazmayı yeğlerler. Kendisi Leibniz' i daha uygun görmüş, adını hep öyle yazmıştır. Biz de filozofun adını Leibniz diye yazıyor ancak bu adı doğru ünleyebileceğimizi hiçbir zaman düşünmüyoruz, herhangi bir filozofun adını kendi dilinde doğru okumak gibi bir yükümlülüğümüz olmadığı için buna gerek de görmüyoruz.



Dehanın ilk atılımları

Gottfried Wilhelm Leibniz 1 Haziran l646'da Leipzig'de doğdu. Birkaç kuşak önce Almanya'ya yerleşmiş Slav kökenli Lutherci bir aileden geliyordu. Babası Friedrich Leibniz üniversite hocasıydı, ahlak dersleri veriyordu, aynı zamanda hukukçuydu. Annesi Catharina Schmuck bir hukuk profesörünün kızıydı. Gottfried Wilhelm babasını yitirdiğinde altı yaşındaydı. O yıl Nikolai-Schule'de ilköğrenimine başladı. Ancak yaşamının büyük bir bölümünü babasından kalan geniş kitaplıkta geçiriyordu. Kendi kendine Yunanca ve Latince öğrendi, özellikle Platon'u ve Aristoteles'i okudu, daha geniş çerçevede Eskiçağ'ın tüm filozoflarını ve skolastikleri inceledi. On beş yaşından sonra Bacon'a, Campanella'ya, Galileo Galilei'ye, Descartes'a yöneldi. l66l'de yani on beş yaşında Leipzig Üniversitesi'ne girdiğinde felsefesinin temellerini atmış bulunuyordu. Daha sonra, 1714'te yazdığı bir mektupta şöyle diyecektir: "On beş yaşlarımdayken Leipzig yöresindeki Rosenthal korusunda eskilerin ve skolastiklerin tözsel biçimlerini benimsesem mi benimsemesem mi sorusundan kurtulmak için gezindiğimi anımsıyorum." Filozof bu genç yaşlarında daha çok Descartes mekaniğine ilgi duydu ve bu onu matematiğe yöneltti.

Leibniz, Leipzig Üniversitesi'nde Jacob Thomasius'un derslerini izledi. Bu ünlü felsefe adamı felsefe tarihi alanındaki bilgisiyle Leibniz'in yetişmesine büyük katkıda bulundu. Leibniz o sırada Bacon'la ve Descartes'la olduğu kadar Hobbes'la da ilgilenmeye başlamıştı. Bu araştırmaları sonucunda Descartes'ın mekanikçi anlayışına bağlılığı giderek artacaktır. Ancak o hiçbir zaman körü körüne bir Descartes izleyicisi olmayacak, örneğin Aristoteles metafiziğinden kalan ve Descartes'ın hiç benimsemediği sonuçsal neden fikrini yeniden felsefeye getirecektir. Bu da onun dinci bakış açısının zorunlu denebilecek bir sonucudur, her dinci bakış doğada bir ereklilik görmek ister. Oysa Descartes Aristoteles'in dört nedeninden (etkin neden, biçimsel neden, maddesel neden, sonuçsal neden) yalnızca etkin nedeni benimsemişti. Leibniz l663'te "bireyleşme" konulu teziyle üniversiteyi bitirirken de skolastik felsefeyle ilgili bir konuyu ele almaktaydı. O, bireyleşme ilkesi sorununa adcı bir çözüm getiriyordu. Evet, "bireyleşme" skolastik felsefeden kalma bir kavramdır, İbni Sina'nın metinlerini Latinceye çeviren Eucken tarafından felsefeye sokulmuştur. Leibniz de bireyleşme sorunu çerçevesinde bir varlığın yalnızca özgül bir tipe sahip olmadığını, aynı zamanda tekil, somut, uzayda ve zamanda belirgin bir varoluşa sahip olduğunu "De principio individui" adlı bu çalışmasında göstermeye çalışmıştır. Yvon Belaval bu tezle ilgili olarak şunları söyler: "Leibniz'in bakaloryasını almak için 1663 mayısında verdiği tezi "De principio individui" adcılıktan yana çıkar. Yaratılmış tözler bireysellik ilkelerini biçimde de maddede de bulmazlar, bütünsel birliklerinde bulurlar (biçim ve madde); biçimle madde, özle varoluş, türle özgül ayrım arasında ussal bir ayırma sözkonusudur; doğa kendi kendini bireyselleştirir yani ilk maddenin devinimi özel varlıkları oluşturmak için yeterlidir, çünkü şeylerin izleri Tanrı'da varoldukları sürece ölümsüzdürler." Leibniz o yıl Jena Üniversitesi'nde metafizikçi, hukukçu, matematikçi Erhard Weigel'in derslerini izledi ve mantıkla ilgili çalışmalar yaptı. Felsefe dilini basitleştirmek ve felsefi araştırmayı matematiksel araştırmaya benzer kılmak düşüncesi onda o zamanlar oluşmaya başladı. "1663'te Jena'dan dönüşünde hukuk bilimi adına her şeyi yüzüstü bırakır. Yaptığı tarih ve felsefe araştırmalarının sağladığı kolaylıkla hukuku çok basit bulur ve kuramda oyalanmadan hemen uygulamaya geçer. Savcı yardımcısı olan bir dostu onu mahkemeye götürür, ona okuması için kararlar bulup verir, yasa örnekleri gösterir. (..) Öğrencimiz hukuk biliminin derinliklerine erkenden girer. Yargıçlık mesleğini pek sever, ancak avukatların ayrıntıcılığından nefret eder" (Y. Belaval).

6 Şubat l664'te Leibniz annesini yitirmiş, bu yüzden Brunswick'de hukukçu olan dayısı Johann Strauch'un yanına yerleşmiş ve hukuk konularında araştırmalara başlamıştı. Aynı zamanda Altdorf'da (Nürnberg yakınları) "De casibus perplexis in jure" (Hukukta güç durumlar) adlı doktora tezini yazdı. Bu arada Nürnberg'de Rosenkreuz tarikatına girdi, tarikata girmekle kalmadı, örgütün sekreteri oldu. O sıra simyacıların çalışmalarıyla ve yapıtlarıyla ilgilenmeye başladı. Tarikattaki eğilimlerin tersine boşinanca dayalı fikirlerle ilgilenmek yerine kimya çalışmalarına yöneldi. l667'de Leibniz, Mainz Seçicisi'nin eski danışmanı olan Boineburg baronuyla dostluk kurdu, bir "Nova methodus discendae docendaeque jurispuridentiae" (Hukuku öğrenmek ve öğretmek için yeni yöntem) yazdı ve baronun önerisiyle onu Seçici'ye kendi eliyle sundu. Böylece hukukçu Lasser'le birlikte çalışma olanağı sağladı. Bu kitap hukuk öğretiminde yeni bir yöntem önerirken hukuka kesinliği ve apaçıklığı getirmeyi amaçlıyordu. Leibniz'in o günleriyle ilgili olarak E. Boutroux şöyle der: "Onun Nürnberg'de kalmaktan sağladığı en büyük yarar 1667 ilkyazında Almanya'nın en seçkin devlet adamlarından biri olan Boineburg baronuyla yani Mainz seçicisi Johann Philippe'in eski birinci özel danışmanıyla tanışmak ve böylece büyük bir güç kazanmak oldu. Siyaset adamıyla bilgin arasında birdenbire çok değerli bir yakınlık kuruldu: o zamana kadar okulların dar çerçevesini aşamamış olan Leibniz dostunun yardımıyla toplum ve siyaset yaşamının geniş alanına girdi."



Paris yolculuğu ve son çalışmalar

l667-l668'de "Confessio naturae contra atheistas" (Tanrıtanımazlara karşı doğanın tanıklığı) adlı yapıtını yazdı. 1668'de yayımlanan bu tantanalı başlıklı kitabında Leibniz tıpkı Bacon gibi az felsefenin insanı dinden edeceğini ve yeterli felsefenin ya da çok felsefenin dine bağlayacağını savundu. Boineburg'un aracılığıyla yayımlanan bu yapıtında filozof ayrıca Hıristiyan kiliselerinin birleştirilmesi için görüşler öne sürüyordu. Leibniz l669 yılını çeşitli siyasal ilişkiler içinde geçirdi. O yıl ilginç bir kitap yayımladı: "Defensio trintitatis per nova repeta logica" (Yeni mantıksal buluşların ışığında teslisin savunulması). Leibniz l670'de Mainz Seçicisi'nin sarayına danışman olarak atandı. Bu sırada Boineburg baronunun isteği üzerine bir XVI. yüzyıl insancısının, Marius Nigolius'un bir yapıtını yeniden baskıya hazırladı. "Antibarbarus" adlı bu yapıt skolastik düşünceye yönelik bir eleştiriydi. Yazar bu kitabında yeni düşünceyi savunuyor, skolastik düşünceyi yerden yere vuruyordu. Leibniz bu kitaba yazdığı önsözde yazarın aşırılıklarını belirtmekten geri kalmadı. 1672'de iki fizik kitabı yayımladı: "Theoria motus abstracti" (Soyut devinim kuramı) ve "Theoria motus concreti" (Somut devinim kuramı). Bunlardan soyutla ilgili olanı Londra krallık topluluğuna, somutla ilgili olanı Fransız bilimler akademisine sunuldu. Leibniz her iki kitabında sonsuzküçük hesabını fiziğe uygulamaya çalışmıştır. Bu kitapların asıl önemi Descartesçı öğretiye yönelttikleri eleştiriden gelir. Descartes'ın uzam kavrayışı Leibniz'in düşünce dünyasına ters düşer. Descartes'ın öğretisinde uzam maddenin özüdür. Descartes uzamı "içsel yer" diye adlandırıyor, uzamda içerilmiş cismin uzamdan ayrılığı yalnızca düşüncemizden gelir diye düşünüyordu. Ona göre uzamı oluşturan şey cismi de oluşturan şeydi. Bu görüş elbette Hıristiyan dogmalarına aykırıdır. Leibniz sorunu şöyle koyuyordu: uzam cisimlerin özü olamaz, cisimde daha üst düzeyde bir şeylerin bulunması gerekir. Uzamdan bağımsız olan bu şey de tözdür. Leibniz böylece yeni bilimsel düşünceden uzaklaşmaksızın eski felsefenin töz kavrayışına bağlanıyor, ruhsal olanla cisimsel olanın varlığını ayrı ayrı belirleyerek bu iki şey arasına bir geçiş yeri koyuyordu. Böylece hıristiyan inancının dogmaları da zedelenmemiş oluyordu. Leibniz'e göre zaman nasıl art arda gelişin düzenini veriyorsa uzam da yan yana gelişin düzenini veriyordu.

Leibniz l672'de diplomatik bir amaçla Paris'e gitti. Amacı Fransa kıralı Louis XIV'ü Mısır'ı ele geçirmesi için yönlendirmekti. Bu girişim Osmanlı İmparatorluğu'nun ortadan kaldırılması yolunda önemli bir adım olacaktı. Tasarının temelinde Almanya için tehlike saydığı Louis XIV'ün gücünü kırma düşüncesi yatıyordu. Filozof Paris'te Haçlı Seferleri döneminin çoktan kapandığı gibi bir yanıt almakla düş kırıklığına uğradı. Y. Belaval bu konuda şunları yazar: "1672! Leibniz bu yılı kaç kez acı çekerek anacaktır. Paris'e yeni varmıştır, 6 Mayıs günüdür, Louis XIV Hollanda'ya savaş açar. Bundan böyle Mısır'a sefer düzenleme tasarısını kim umursayacak! 21 Haziran'da Pomponne Haçlı Seferleri'nin Saint Louis'den bu yana anlamını yitirdiği yanıtını verir." (Fransızların Mısır karşısındaki duyguları oldukça çelişiktir. Onlar hem Mısır'ı ele geçirmek isterler, hem de Osmanlılarla arayı bozmak istemezler. Sonunda Talleyrand'ın öngörüsüyle ve Bonaparte'ın girişimiyle 5 Mart 1789'da Mısır seferine girişirler. 23 Temmuz'da Kahire düşer. Ancak bir süre sonra Fransızlar çeşitli nedenlerle Mısır'dan çekilirler.)

Leibniz 'in Paris'e gitmekten amacı siyasal olduğu kadar da bilimseldi: Paris bilimin, felsefenin ve sanatın merkeziydi, Fransızca bir dünya diliydi, evrensel geçerlilikte bir dildi. Fransız edebiyatı dünyanın ilgisini üzerine çekmeye başlamıştı. Leibniz Paris'te gelişmekte olan kültür değerlerini yakından tanıdı. Filozof bu arada 1673'te Londra'ya gidip döndü. Yılın ilk üç ayını orada geçirdi, Wren, Oldenburg gibi matematikçilerle görüştü, fizikçi Boyle'la dostluk kurdu. Paris'e döndüğünde Pascal'ın matematik çalışmalarını inceledi, matematikçi ve gökbilimci Huygens'le bir süre çalıştı. Malebranche'la tanışma olanağı buldu. K. Fischer bu durumun Leibniz'e çok şey kattığını bildirerek şöyle der: "Paris'te kalış onun için son derece yararlı oldu. O yüzyılda o bir Fransız yazarı olmasaydı Avrupalı bir yazar olamazdı. Leibniz bunu Paris'te gerçekleştirdi. (..) Birinci sınıf matematikçi katına Paris'te yükselmiştir Leibniz, yoksa o zamanın düşüncesi içinde Almanya'da kalsaydı bu yere ne yapsa çıkamazdı." Leibniz'in başlıca yapıtlarını Fransız diliyle yazmış olması bu çerçevede elbette oldukça anlamlıdır.

Leibniz 1676'da Pascal'ın yapmış olduğu hesap makinesini geliştirdi. Yalnızca toplama çıkarma yapan makinebundan böyle çarpma ve bölme de yapacaktı, hatta kök alma işlemlerinde kullanılabilecekti. 1676 Ekiminde filozof ülkesine döndü. Geçerken Londra'ya ve Amsterdam'a uğradı. Londra'da daha önceki yolculuğunda tanımış olduğu ünlü geometri bilgini Collins'le ve ünlü fizikçi, matematikçi, gökbilimci Newton'la görüştü. Newton'la aralarında bu görüşmeden sonra öfke ve kuşku dolu bir kırgınlık gelişti. Bu 1676 yılı Leibniz için oldukça verimli ya da önemli bir yıldır. Leibniz 1676'da insanlık tarihinin en önemli buluşlarından birini gerçekleştirdi, diferansiyel hesabını buldu. Bu buluşuyla matematiği yeni bir bilim durumuna getirdi, "sürekli"yi ve "sonsuzküçük"ü ortaya koydu. Diferansiyel hesabının bulunuşu Leibniz'le Newton'ın arasını açtı. Ortaya konan buluşlar arasındaki yakınlık Londra görüşmesinin bir sonucu muydu? Bu hesabı önce Leibniz mi, Newton mu bulmuştu? Newton'ın flüksiyonlar yöntemi dediği şey Leibniz'in yeni buluşuyla neredeyse özdeşti. Emile Boutroux bu konuda şöyle der: "Newton flüksiyonların değişimlerini cisimlerin devinimleriyle karşılaştırarak hız fikrini yeni hesabının temeline koyuyordu. Leibniz buna karşılık bu yeni araştırmaya sonsuzküçük nicelikler kavramını getirerek fizik dünyadan alınmış bir imgeden değil de metafizik bir noktadan yola çıkıyordu." Leibniz ülkesine dönerken Amsterdam'da Spinoza'yla da bir görüşme yapmıştı. l672 yılının sonlarında Boineburg baronu, bir yıl sonra Mainz seçicisi bu dünyadan ayrılmışlardı. l676'da Leibniz Braunschweig-Lüneburg dükünün önerisiyle Hannover'de kitaplık memuru oldu. 1677-1679 arasında din işlerine ağırlık veren filozof kiliseleri birleştirme girişimlerini sürdürdü, bunun için katolik inancının savunucusu olan Fransız düşünürü Bossuet'yle mektuplaştı, bu arada piskopos Spizola'yla yazıştı. Bossuet'nin uzlaşmaz kişiliği Leibniz'in gücünü kırıyordu.

O sıralar Leibniz Harz maden işletmelerinin yenileştirilmesi için çalışmalar yaptı, bu arada bazı kayaların dış asıllı, bazılarının da iç asıllı olduğunu gösterdi. 1678'de Hannover'da yüksek mahkeme üyesi seçildi. l682'de Leipzig'de "Acta eruditorum" adlı bilimsel bir derginin kurulmasına katkıda bulundu. l685'te Braunschweig hanedanının resmi tarihçisi oldu. l686'da felsefesinin bütününü özetlediği, ince olmasına karşın temel kitaplarından biri sayılan "Discours de metaphysique"i (Metafizik üzerine konuşma) yazdı. Fransızca yazılmış olan ve ilk basımı 1846'da yapılabilen bu yapıtı kesin biçimiyle 1907'de Henri Lestienne yayımladı. Bu yapıtında Leibniz Tanrı'yı geniş çerçeveli bir biçimde tanıtlamaya girişti ve ileride "monad" diye belirleyeceği "bireysel töz"ü açıkladı. Bu yapıt Leibniz'i kavramakta çok önemli bir kaynaktır. 1686'da filozof kiliselerin birleştirilmesi konusunda yeni çözümler getiren "Systema theologicum"u da çıkardı. O yılın bir ürünü daha oldu: "Brevis demonstratio erroris memorabilis Cartesii" (Descartes'ın önemli bir yanılgısıyla ilgili kısa belirleme). Bu kitabında Leibniz Descartes'ın cisimlerin çarpışmasıyla ilgili kuramını eleştirmiştir. l687-l690 arasında filozof Avusturya, Almanya ve İtalya'ya yolculuklar yaptı. Braunschweig hanedanının tarihini yazabilmek için belgeler topluyordu. Bu yolculukları sırasında pek çok bilim, din ve siyaset adamıyla yakınlık kurdu.

l690'da Locke'un ünlü kitabı "Essay concerning human understanding" (İnsan anlığı üzerine deneme) yayımlandı (kitabın genişletilmiş basımları l694, l697, l699, l705'te yapılmıştır). Bu kitapta Leibniz felsefesine taban tabana karşıt görüşler öne sürülmektedir. Spinoza'nın yaşıtı olan ingiliz filozofu Locke Aristotelesçi bir çizgide felsefesini geliştirmiştir, oysa Leibniz tam anlamında Platoncu bir felsefe anlayışı geliştirmektedir. 1690 aynı zamanda filozofun "öncesel uyum" kuramını ortaya attığı yıldır. Bir yıl sonra Leibniz "Si l'essence du corps consiste dans l'étendue" (Cisimlerin tözü uzamda mıdır) adlı bir kitapçık çıkardı. 1692'de Hannover devletinin seçicilik almasına katkıda bulunan Leibniz 1693'te "Codex juris gentium diplomaticus"u (İnsan haklarının siyaset yasası) yayımladı. 1694'te "Sur la reforma de la philosophie première et sur la notion de substance" (İlk felsefenin yeniden düzenlenmesi ve töz kavramı üzerine) adlı kitabını çıkardı. Bir yıl sonra çıkan "Système nouveau de la nature et de la communication des substances"da (Doğa üzerine ve tözlerin ilişkisi üzerine yeni dizge) öncesel uyumu açıklıyordu.

Johann Friedrich'in yerine geçmiş olan kardeşi Ernst-August 1696'da Leibniz'i danışman yaptı. Filozof 1697'de "Sur l'origine radicale des choses"u (Şeylerin kökel kaynağı üzerine) yayımladı. Bu kitapta filozof dünyamızı "olası dünyaların en güzeli" diye belirleyen kuramını açıklıyordu. 1698'de Ernst-August öldü. O yıl Leibniz "De ipsa natura sive de vi insita actionibusque creaturarum"u (Doğanın kendisi üzerine ya da içkin güç üzerine ve yaratıkların eylemleri üzerine) adlı kitapçığını çıkardı. Bu çalışmasında filozof doğa ve sonluluk üzerine ortaya konulmuş olan fikirlerin modern mekaniklik fikriyle pek güzel bağdaştığını savunuyordu. Felsefe çalışmalarının yanında Leibniz ülkesinin kültür sorunlarını çözebilmek için tasarılar geliştiriyordu, bunun için düşünsel ve siyasal düzeyde çeşitli ilişkiler kurmaktaydı. Paris'teki ve Londra'daki bilimler akademisine benzer bir kuruluşu gerçekleştirebilmek için çok emek harcadı. Bu yolda Brandenburg seçicisine (geleceğin Prusya kralı Friedrich I) bir kuruluş taslağı sundu. Berlin Bilimler Derneği Leibniz'in tasarısına göre 11 Temmuz 1700'de kuruldu. Başlangıç çalışmaları Avrupa'yı kasıp kavurmakta olan savaşlar yüzünden pek çetin geçti. Kurum Friedrich II'nin katkısıyla 1744'te Bilimler Akademisi adını aldı. Bu arada Leibniz Braunschweig hanedanının tarihiyle ilgili belgeleri 1701'den sonra yayımladı. Bu çalışma eski Almanya üzerine ayrıntılı bir tarih incelemesidir.

Leibniz l703'te temel kitaplarından biri olan ve Locke'u eleştirmek üzere yazdığı "Nouveaux essais sur l'entendement humain" (İnsan anlığı üzerine yeni deneme) adlı yapıtını kotarır, ancak Locke 28 Ekim l704'de ölünce Leibniz bu çok önemli yapıtını yayımlamaktan ahlaksal kaygılarla vazgeçer. Oysa bu çalışma Leibniz felsefesini açıklayan temel ve geniş bir çalışmadır. Bu çalışmada Locke'un "tabula rasa" kuramı eleştirilir ve doğuştan fikirlerin varlığı savunulur. l7l0'da temel kitaplarından biri olan "Essais de théodicée" (Tanrıbilgisi üzerine deneme) yayımlanır. Bu kitap Fransız filozofu Pierre Bayle'e yanıt niteliği taşımaktadır. Leibniz bu kitabında dünyamızın olası dünyaların en güzeli olduğunu savunan o iyimser görüşü üzerinde durur. Protestanlığın doğrularından çok hoşgörü anlayışını benimseyen Bayle özellikle tartışma bilmez kişiler olarak belirlediği dinbilimcileri kıyasıya eleştirir. O gerçekte Leibniz'in töz anlayışına da karşıdır, hem çok basit olan hem de hiçbir dış neden olmaksızın değişik algılara ulaşabilen monadlar ona kavranılamaz görünmektedir. Pierre Bayle kolay kolay dize gelmeyen kavgacı kişiliğiyle "inancın evrensel olması doğru olmasını gerektirmez" diye düşünür. Bayle'e göre filozoflar başkalarının önerdiği şeyleri benimsemekle değil, nesneleri inceden inceye araştırmakla yükümlüdürler. Bu görüşleri onu Leibniz'le ve din adamlarıyla karşı karşıya getirmiştir. Bayle yalnız cizvitlerin değil, protestan papazlarının da öfkesini çekiyordu. Bayle'e karşı tanrısal adaleti savunan "Théodicée" mezheplerin birleştirilmesi yolunda bir çabayı ortaya koyar.

Leibniz bir yandan mezhepleri birleştirmeye çalışırken bir yandan da tüm hıristiyan ülkelerinin kardeşçe yaşamasını sağlamak için yollar arıyor, bu arada Osmanlı İmparatorluğu'nu ortadan kaldırma yolunda bir Mısır seferini gerçekleştirebilmek için çeşitli ilişkilere giriyordu. Amacı elbette Fransızların dikkatini Almanya'dan başka bir yöne yöneltmekti. Louis XIV'ün kapısını çalmış, ancak hiçbir olumlu sonuç alamamıştı. Bir kapı daha çaldı. Osmanlıların Demirbaş Şarl diye adlandırdıkları Karl XII'yle ilişki kurdu. Kıral Pultava savaşında yenilince filozofun umutları suya düştü. Umut Rusya çarı Büyük Petro'daydı. Leibniz'in büyük Petro'ya yaklaşması çok kolay olmadı. Çar uzlaşmaz bir kişiydi, ülkesini ileri bir ülke durumuna getirmekten başka bir sorunla ilgilenmiyordu. Leibniz Çar'ın dostu ve Viyana'daki elçisi Baron Urbich'in aracılığıyla Çar'a bir kültür kalkınması tasarısı sundu. Tasarıda Petersburg'da bir bilimler akademisi kurulması düşüncesi de yer alıyordu. Akademi Rusya'daki kültür kalkınmasının merkezi olacaktı. Leibniz ayrıca bütün Rusya'da kitaplıklar, laboratuvarlar, araştırma merkezleri kurulmasını öneriyordu. Filozof 1711 Ekiminde çarla görüşme olanağı buldu. Ardından hemen Avusturya'ya çağırıldı: imparator Karl VI kendisine bir şeyler soracaktı. Ancak imparatora yakınlaşabileceğini sanırken düş kırıklığına uğradı.

Leibniz l7l4'e doğru ünlü yapıtı "Monadologie"yi yayımladı. O bu yapıtını ünlü Fransız komutanı Eugène de Savoie için kaleme almıştı. Bu kitap baştan sona monadlar öğretisini açıklıyordu. Leibniz aynı yıl "Principes de yla nature et de la grâce fondées en raison"u (Doğanın ve tanrıvergisinin usla temellenmiş ilkeleri) yayımladı. Sonra yeniden Hannover'a yerleşti. Büyük Britanya ve İrlanda kralı olan Hannover Seçicisi George I'e yakınlaştı. Filozofun George I gibi ne yaptığını bilmeyen, tutarsızlıklarıyla ünlü birinden yardım umması anlaşılır gibi değildi. 1701 tarihli Act of Settlement ile İngiltere tahtının veraset hakkı Hannoverlılara bırakılmıştı. George I annesinin ve daha sonra Kraliçe Anne'in ölümü üzerine tahta oturmuştu. Dünyasını kadınlarla ve çıkar hesaplarıyla dolduran, İngilizce öğrenmek zahmetine bile katlanmamış olan George I Leibniz'i hiç mi hiç ciddiye almadı, onunla İngiltere'ye yolculuk yapmak bile istemedi. Filozof son yıllarını orada yalnızlık içinde geçirdi. Onun inançlı ama özgür bakış biçimine alışamayan din adamları onu inançsızlıkla suçladılar. Bu anlamsız baskılar altında yalnızlığı seçen Leibniz l7l6'da Hannover'da dünyaya gözlerini kapadı. Locke'u eleştirmek için yazmış olduğu temel kitabı ancak l765'te yayımlanabilmiştir.

  1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət