Ana səhifə

H haksız Rekabet (Unfair competition)


Yüklə 102.34 Kb.
tarix13.06.2016
ölçüsü102.34 Kb.


H

Haksız Rekabet (Unfair competition): Ticari rekabetin kötüye kullanılması, rakiplerden birinin yanlış veya iyi niyet kuralları ile bağdaşmayan davra­nışları dolayısıyla bir avantaj elde etmesi ya da karşı tarafı zarara uğratması. Zarara uğrayan taraf, bu ey­leme son verilmesi için onu yapana karşı dava açabi­lir ve yapanın kusuru varsa, uğradığı zararın tazmin edilmesini isteyebilir. Haksız rekabet, esasta halkı yanıltmak veya kandırmak için taklit, bir sahtecilik veya yanlış beyanda bulunma faaliyetidir. Aslında uluslararası ticarette, damping yaparak ya da Devlet sübvansiyonları sonucu malları dış piyasada maliye­tinin altında satarak yerli üreticileri zarara sokmak da bir tür haksız rekabettir. Ticaret Kanunumuzda (m. 56) iyi niyet kurallarına aykırılık üzerinde durulmak­tadır. İyi niyet kurallarına aykırı ve dolayısıyla haksız rekabet sayılan bazı somut hareketler şunlardır: (a) Başkalarını, onların malını, işlerini gereksiz, yanlış veya yanıltıcı beyanlarla kötülemek, (b) Başkalarının ahlâki veya mali gücü hakkında gerçeğe aykırı bilgi vermek, (c) Kendi kişisel durumu, malları, ticari faaliyeti veya ticari işleri hakkında yanlış veya yanıl­tıcı bilgi vermek, (d) Ödül, belge almadığı halde almış gibi hareket etmek, (e) Başkasının malı, işi, faaliyeti veya ticari işletmesinden izinsiz olarak ikti­baslar yapmak. Özellikle başkasının kullandığı ad, unvan, marka ve işaret gibi tanıtma araçlarını iktibas etmek. Haksız rekabetten zarar gören kimse, mahke­meden haksız rekabetin önlenmesini, bunun sonucu olan durumun ortadan kaldırılmasını, kusur varsa zarar ve ziyanın tazminini isteyebilir.

(Halil Seyidoğlu)


Halk Kapitalizmi (People's Capitalism). Sanayide mülkiyetin, orta ve düşük gelir grupları dahil olmak üzere, nüfusun geniş bölümünün elinde bulunduğu bir piyasa ekonomisi modeli. Sanayide mülkiyetin yaygınlaştırılması, şirketlere ait hisse senetlerinin halka satışı yoluyla sağlanır. Nitekim, büyük şirketlerin hisse senetleri bu şekilde geniş halk kitlelerine dağılmış olduğu için, batılı sanayileşmiş ülkeler Halk Kapitalizmine örnek gösterilmektedir. Ülkemizde de aile şirketleri yavaş yavaş halka açıl­maktadır; yani uzun süre belirli ailelerin elinde topla­nan büyük şirketlere ait hisse senetlerinin halka satışı yapılmaktadır.

(Halil Seyidoğlu)


Halk Sektörü (People's sector): Kapitalist ekonomilerde, Kamu Kesimi ile Özel Kesim arasında bulunduğu kabul edilen "üçüncü" bir sektör. Halk sektörü, sermayesi çok sayıda kimseye dağıtılan ve belirli kişi veya ailelerin denetimi altında bulunmayan Halka Açık Şirketlerden oluşur. Halk Sektörü'nü geliştirmek için, geniş halk topluluklarının küçük tasarruflarının büyük işletmeler içinde toplanmasını özendirmek, üretim araçları mülkiyetini geniş halk kitlelerine yaygınlaştırmak ve böylece ekonomik kararların alınmasında halkı daha çok söz sahibi yapmak gibi koşullar gerekir.

(Halil Seyidoğlu)


Halka Arz (Floatation) : Sermaye piyasası araçlarının satın alınması için her türlü yoldan halka çağrıda bulunulmasını, halkın bir anonim ortaklığa katılmaya ya da kurucu olmaya davet edilmesini, pay senetlerinin borsalar ya da diğer örgütlenmiş piyasalarda işlem görmesini, halka açık anonim ortaklıkların sermaye artırımları dolayısıyla paylarının ya da senetlerinin satışı.

Bir sermaye piyasası deyimi… Hisse senetlerinin halka satışını ifade eder. Sermaye Piyasası Kanunu'nda Halka Açık Şirketleri, aile şirketlerinden ayırmada, ölçü olarak hisse senetle­rinin halka arzı esas alınır. Yasa'daki tanıma göre (SPK, m. 3/c) "menkul kıymetlerin satın alınması için yazılı, sözlü veya resimli şekilde her türlü yoldan halka çağrıda bulunma," halka arz sayılır. Bunun gibi, halkı bir anonim ortaklığa katılmaya veya kurucu olmaya davet etmek de halka arz kapsamındadır. Halka arz ya kuruluş aşamasında, ya da ondan sonra olabilir. Anonim şirketler ani veya tedrici biçimde kurulurlar. Ku­ruluşta, halka arz, tedrici kuruluş demektir. Ancak bu tür kuruluş hemen hemen terk edilmiştir. Kuruluşta hiçbir şirket hisse senetlerini halka arz etmemektedir. O bakımdan halka açılmak için önce ani kuruluşla şirket tüzel kişilik kazanır, sonra da sermaye artırımı ile halka açılır. Kuruluş aşamasından sonraki halka arz ise mevcut hisse senetlerinin halka satışı ve sermaye artırımı yollarından biriyle olur. Birinci yöntemde şirket büyük bir sermaye ile kurulur, sonra da hisse­darlar kendi hisselerini yasada öngörülen usul ve mik­tarlarda halka satarlar. Şirketlerin hisse senetlerini halka arz için Sermaye Piyasası Kurulu'ndan izin al­maları gerekir (SPK, m. 4). Menkul kıymetlerin halka arzında açıklanacak bilgiler izahnamede yer alır. Halka arz izninin verilmesinden sonra, izahname Ticaret Sicili'ne tescil ve ilân edilir. Menkul kıymetlerin halka arz yoluyla satışı, arz izninde gösterilen satış süresi içinde yapılır. Halka arz edilen hisse senetlerinin Ser­maye Piyasası Kurulu'nca tanınacak süre içinde (en fazla üç ay) tamamen satılacağı kurucular, pay sahiple­ri ya da bir aracı kurum veya banka tarafından üstle­nilmelidir. Bu yükümlülük, süre sonunda satılmayan hisse senetlerinin satın alınıp bedellerinin nakden ödenmesini kapsar. Anonim ortaklıklar, çıkarttıkları menkul kıymetlerin, satış sürelerinin sonunda veya halka satıldıklarım öğrendikleri, ya da bunun tespit edildiği tarihten itibaren, belli bir süre (otuz gün) için­de kote edilmeleri dileği ile Menkul Kıymetler ve Kambiyo Borsaları’ndan birine başvurmakla yükümlü­dürler.



(Halil Seyidoğlu)
Hamiline Yazılı Tahvil

(Bearer Bond) : Ellerinde bulunanlar yasal sahibi olduğundan, bir transfer işlemi gerektirmeyen bir tahvil tipi.

Hammadde (Raw Material) : Endüstriyel firmaların ürettiği ürünlerin yapısına girerek o ürünün temel unsurunu oluşturan maddeler.
Hamule Senedi (Railway Bill): Malların trenle taşınması durumunda, malın demiryolu idaresince taşınmak üzere alındığını gösterir.
Hansa Birliği: Ortaçağ Almanyası'nda bazı şehirler arasında yapılan ticari ittifak; tüccar loncası. Dışalım ve dışsatım yapan adi şirketlerden oluşmuştur. 12. yüzyıldan itibaren İngiltere, Kuzey Almanya ve Kuzey Fransa'da ticari zarar tehlikesine karşı oluşturulmuş bir birliktir. 13. ve 15. yüzyıllar arası, Avrupa’nın kuzeyinde önemli bir ekonomik ve siyasal güç olmuştur. Bu birliğin oluşturulmasına önayak olan grup, Ren bölgesi tüccarlarıdır. 1280’lerde ortak çıkarları korumak amacıyla işbirliğine gitmişlerdir. Birliğe daha sonra kuzey Alman kentleri de katılmıştır.(Economist)
Harcama Değiştirici Politikalar (Ex-penditure Changing Policies): Bir ülkede dış ödeme­ler bilançosu dengesini sağlamak için toplam yurt içi harcamaları artırıp azaltmaya dayanan politikalara verilen genel isim. Harcama değiştirici politikalar, Harcama Kaydırıcı Politikalarla birlikte Sabit Kur Rejimi uygulayan ülkelerde dış dengeyi sağlamanın yollarıdır. Değişken Kur Sistemlerinde ödemeler bilançosu dengesi, döviz kurlarındaki otomatik de­ğişmeler sonucunda kendiliğinden kur ayarlaması (=>Devalüasyon) yapmaktan kaçını­yorsa o taktirde harcama değiştirici politikalara baş­vurulacaktır. Harcama değiştirici politikalar, Maliye Politikası önlemleri ile Para Politikası önlemlerin­den oluşur. Bir dış ödeme açığı durumunda daraltıcı harcama politikası izlenir. Diğer bir deyişle, Maliye Politikası çerçevesinde kamu harcamaları kısılır, vergiler artırılır ve Bütçe Fazlası oluşturulur. Para Politikası ile de para arzı kısılır, faiz oranları yüksel­tilir ve kredi hacmi daraltılır. Merkez Bankası'nın para arzı ve faiz oranlarını etkilemek için sahip oldu­ğu bazı araçlar vardır. Bunlar arasında, örneğin, rees­kont oranlarının değiştirilmesi ve açık piyasa işlemle­riyle piyasada devlet tahvili alım satımı belirtilebilir. Daraltıcı bir faiz politikası ile faiz oranlarının yüksel­tilmesi, özel yatırımların azalmasına neden olur. Böylece izlenen daraltıcı Maliye ve Para Politikaları sonucunda toplam talep daralır. Bu da ithalât talebi­nin azalmasına ve ihracata ayrılabilecek mal arzının artmasına neden olur. Her iki etki de sonuçta dış açığı giderici yönde işler. Bir dış ödeme fazlası durumunda yukarıda açıklananlara ters yönde harcama değiştirici politikalar izlenir. Yani Genişletici Maliye Politikası ile harcamalar artırılır, vergiler kısılır ve Bütçe Açığı oluşturulur. Para Politikası ile de faiz oranları düşürülür, krediler artırılır ve böylece özel yatırımlar özendirilir. Bu politikaların sonucunda toplam harca­malar artar. Buna bağlı olarak ithalât genişler, ihracat azalır ve başlangıçtaki dış fazla ortadan kalkar. Fakat bazı ülkelerde kısa süreli yabancı sermaye fonlarının ülkenin faiz oranlarına karşı duyarlığı fazladır. Dola­yısıyla bu ülkelerde faiz politikası ile güdülen amaç, toplam harcamalar yoluyla değil, doğrudan doğruya yabancı sermaye giriş ve çıkışlarını özendirerek dış dengesizliği gidermektir.

(Halil Seyidoğlu)


Harcama Kaydırıcı Politikalar

(Expenditure Switching Policies ) : Sabit kur rejimlerinde harcama değiştirici politikalarla birlikte dış dengeyi sağlama yaklaşımlarından birisi. Bu politikalar toplam harcamaların hacmine etkilemeye değil, bunların yerli ve yabancı mallar arasında dağılımını değiştirmeye yöneliktir. Örneğin, bir dış ticaret açığı veren ülkeyi alalım; bu ülkenin ithalat giderleri ihracat giderlerini aşmaktadır. Bu durumda izlenecek harcama kaydırıcı politikaların amacı, toplam harcamaları yabancı mallardan yerli mallara doğru kaydırmak, böylece ithalat giderlerini kısmak ve ihracata daha fazla mal ve hizmet ayrılmasına olanak vermektedir. Tersine, bir ödemeler bilançosu fazlası durumunda harcamaları yerli mallardan yabancı mallara doğru kaydırıcı politikalar uygulanır.

( Halil Seyidoğlu)


Harcama Vergisi (Expenditure Tax) : Kamu harcamaları üzerinden alınan kapsamlı vergi. Gelir vergisine alternatif olarak gösterilmekte ve artan oranlı olarak alınmaktadır. N. Kaldor ve J. Meade bu verginin hem eşitlik hem de etkinlik bakış açısından üstün olabileceğini ileri sürmektedir. Gelir vergisine yöneltilen en önemli eleştiri hem eşitlik bakış açısından hem de operasyonel açıdan hazır, kavramsal olarak sağlam, vergi amaçlı bir gelir kavramının oluşturulma güçlüğüdür. Örneğin çeşitli beklenmedik (piyango gibi) kazançlarla, düzensiz gelir akımlarıyla ve enflasyonist durumun sağladığı sermaye kazançlarıyla ilgili sorunlar vardır. Harcama vergileri taraftarları, vergi tabanı olarak harcamalar kullanılırsa bu sorunların ortadan kalkacağını ileri sürmektedir. Harcama vergisini eleştirenler bu vergide de gelir vergisiyle benzer güçlüklerin olacağını vurgulamaktadır. Harcama vergisinde de vergilenebilir harcamaların tanımıyla ilgili güçlükler vardır. Örneğin uygulamada tüketim ve yatırım arasında sınır çizgisi açık olmayabilir. Büyük ve düzensiz harcama kalemleriyle ilgili sorunlar vardır. Aile boyutu için özel provizyonlar gerekli olabilir. Vergiyi efektif bir şekilde yönetmek için oldukça geniş miktarda ek enformasyona gerek olabilir. Bu durum özellikle eşitlik zemininde bu verginin savunucularının artan oranlı olması durumunda ortaya çıkmaktadır. Böylece cari katma değer vergisi tek başına bir uygun ikame olmayacaktır. Ancak sistemin bunu başarması çok güçtür.
Harcama vergilerinin savunucuları keza bu verginin teşvik bakış açısından da gelir vergisine üstün olduğunu savunmaktadır. Harcama vergisi durumunda, gelir vergisi durumuna göre yatırım daha yüksek olacaktır. Öte yandan harcama daha fazla teşvik edilecektir. Çalışmanın daha fazla teşvik görüp görmeyeceği ise tartışmalıdır.

( Halil Seyidoğlu )


Harcama Yöntemi (Expenditure Method) : Tüketici, yatırımcı ve Hükümet dahil ekonominin çeşitli sektörleri tarafından yapılan harcamalarla ilgili enformasyonu kullanarak yurtiçi hasılanın hesaplanma yöntemi. Böyle bir hesaplama doğal olarak piyasa fiyatları koşullarında yapılır.
Harcanabilir Gelir (Disposable Income): Milli Gelir'e transfer giderleri eklenerek Şahsi Gelire ula­şılır. Şahsi Gelir'den de ödenecek ki­şisel vergiler çıkartılırsa Harcanabi­lir Gelir elde edilir. Harcanabilir Ge­lir, kişi ve ekonomi açısından tü­ketim harcamaları ile tasarruflara aktarılabilecek miktarı gösterir. Di­ğer bir deyişle. Harcanabilir gelir, tüketim harcamaları ile tasarruf­ların toplamına eşittir.( Halil Seyidoğlu )
HARROD, Roy Forbes (1900-1978):

İngiltere'de Norfolk'da doğdu. 1919'dan itibaren Oxford'da Klasik edebiyat, tarih ve felsefe okudu. Daha sonra Keynes'in yönetiminde Cambridge'de ekonomi öğrendi. Keynes'in bir dostu ve yakın mesai arkadaşı oldu. 1935'te Keynes'in yerine Economic Journal'ın başına geçti. 1945'te liberal partiden aday oldu.


Harrod Genel Teorideki analizi dinamikleştirmeye çalışarak ünlü büyüme teorisini geliştirmiştir. Bu bağlamda 1939'da yazdığı makale 2. Dünya Savaşı nedeniyle fark edilmediğinden, 1948'de yeniden formüle etmiştir.
Dinamik Teori üzerinde dene­mesi çarpan, hızlandıran modelini bir matematiksel çerçeveye oturt­muştur. Onun ekonomiye en önemli katkısı, kendisinden bağımsız olarak Domar tarafından yeniden keşfedilen temel ekonomik büyüme formülüne olmuştur. Bu nedenle bu denkleme Harrod-Domar denk­lemi adı verilmiştir. Bu analiz Keynesgil statik sisteme bir denge büyüme yolu koşullarını katmakta­dır. Harrod aynı zamanda yansız teknik ilerleme gibi kavramların da öncülerindendir.

(İlker Parasız)


Harrod-Domar Modeli (Harrod-Domar Growth Model): Tanın­mış iki İngiliz İktisatçısı olan Sir Roy Harrod ile Evsey D. Domar ta­rafından birbirinden bağımsız ola­rak geliştirilmiş büyüme modeli. Büyüme süreci ilk defa bu model yardımıyla sistematik bir biçimde incelenmiştir. Model esas olarak Keynes'in gelir oluşumu teorisinin dinamik hale getirilmiş şeklidir. Keynes, yatırımların kapasite artırı­cı etkisini dikkate almamıştı. Oysa Harrod-Domar modeli, yatırımla­rın gelir ve talep etkisi ile birlikte, kapasite yaratıcı etkisini de analize katarak ekonominin dengeli büyümesi için gerekli olan koşulları ortaya koymuştur. Model, en basit şekliyle şöyle ifade edilebilir: dY = l/k X I. Burada dY reel gelirdeki artış hızını (büyüme hızı), k Sermaye/Hâsıla Katsayısını ve I de Gayri Safi Milli Hâsıla’dan yatırıma ayrılan payı gösterir. Örneğin 0.07 lik bir büyüme hızını gerçekleştir­mek için, sermaye/hâsıla katsayısı 3/1 ise, GSMH’ nın 0.07 x 3 = 0.21 mi tasarruf edip yatırıma ayırmak gerekir. Diyelim ki eğer iç tasarruf oranı bu orandan daha düşük, ör­neğin 0.19 ise, aradaki fark olan 0.02 de dış kaynak ihtiyacını göste­recektir. Modele göre, yatırım mik­tarının tasarruf hacmine eşit olma­sı durumunda ekonomi, marjinal ta­sarruf eğilimi ve sermaye/hasıla katsayısı tarafından belirlenen bir oranda büyüyecektir. Model, olduk­ça basit varsayımlara dayanmakla birlikte, dinamik büyüme sürecini açıklıkla ortaya koyar. Birçok ülke­de olduğu gibi, Türkiye'de de Kalkınma Plânlarının hazırlanmasında Harrod-Domar Modeli esas alınmıştır.

(Hail Seyidoğlu 2002 )



Harrod–Domar Gelişme Kuramı: Anamalcı gelişmenin dengeli olabilmesi için ne kadar tasarruf ve yatırım yapılması gerektiğini saptayan kuramdır. Metafizik düşünce sistemine bağlı birçok ekonomi bilginleri, anamalcı gelişmenin dinamik faktörünü aramışlardır. Örneğin Avusturyalı ekonomici Joseph Schupeter’e göre bu faktör, yenilikler getiren müteşebbistir. İngiliz ekonomicisi R. F. Harvard’a göre bu faktör bilimsel üretim yöntemlerinin gelişmesi ve daha iyi bir eğitim sonucu olarak işgücü etkinliğinin artmasıdır. Gelişmiş anamalcı ülkelerdeki ekonomik gözlemlenmesinde genellikle şu olgular saptanmıştır: Nüfusun artış hızı, anamalın artış hızından daha düşük olmuştur. Ücret ve maaşların mülkiyet gelirine oranı uzun dönemlerde aynı kalmıştır. Reel ücret hadlerinde yükselme görülmüştür. Anamalın hâsılaya oranı sabit kalmış, buna karşı tasarrufun hâsılaya oranı konjonktürel değişmeler göstermiştir. Faiz ve kar hadlerinde bariz bir yükselme ve alçalma görülmemiştir. Harrod ve Domar’ın birbirlerini tamamlayan savlarına göre tasarrufun gelire oranı= doğal gelişme oranı haddi*anamal /hasıladır. Bu formül, dengeli bir gelişme için gereken yatırım miktarını saptar. (İlker Parasız)
Hasıla (Product): Bir üretim faaliyeti sonunda yaratılmış bulunan mal ve hizmetlerin değerlerinin belirtilmesi amacıyla kullanılan terim.(Economist)
Hâsıla Oranı (Rate of retum) :Bir işletmede kullanılan sermaye­nin ya da bir yatırım projesinin sağladığı gelirlerin sermayeye ora­nı. İşletmenin kârlılığını ölçer. Ge­nellikle amortismanlar çıkıldıktan sonraki kârlar dikkate alınır. Bu­nunla birlikte, vergi öncesi ya da vergi sonrası kâra göre hesaplan­mış olabilir. Yatırım projelerinin değerlendirilmesinde gelecek yıllar­da kazanılacak gelirlerde zamana göre bir ayarlama yapmaması bakı­mından eleştirilebilir. Her ne kadar bu kavram sermayenin kârlılığını ölçüyorsa da işletmelerde geliri ya­ratan tek faktör doğal olarak sadece sermaye değildir. Gelir tüm üretim faktörlerinin ortak katkılarıyla ya­ratılır. Bunlardan her birinin katkısını ayrı ayrı belirtme olanağı ço­ğu kez bulunmaz. Bu da diğer bir eleştiri noktasıdır. Bununla birlik­te, normal koşullar altında, uzun dönemde sermayenin maliyetinden daha düşük gelir sağlayan bir fir­manın kaynakları etkin olmayan bi­çimde kullandığı söylenebilir.( İlker Parasız)
Hayali İhracat (Fictitious Exports ) : 1980 den sonraki dönemde ihracatı özendirmek için uygulanan Vergi İadesi sisteminin yol açtığı, yasa dışı bir uygulama. Vergi iadesi sistemine göre, ihracatçılara, özelliklere yaptıkları sanayi ürünleri ihracatından ülkeye getirdikleri konvertibl dövizler karşılığında, belirli oranlarda vergi iadesi yapılırdı. Ancak bazı ihracatçı görünümlü firmalar, bu sistemi kötüye kullanarak haksız kazanç sağlamışlardır. Mekanizma genelde şöyle işlemiştir: Bu gibi kötü niyetli kimseler dışarıda kurdukları paravan şirketlere, sanayi malı adı altında (gümrük denetimcilerini yanıltarak) değersiz mallar göndermişlerdir. Hatta bu malların oralara kadar götürülmeden denize döküldüğü iddia edilir. Daha sonra yurt dışındaki paravan ithalatçı firma, sanki yapılan ihracatın bedeli imiş gibi, ihracatçı adına ülkeye döviz göndermiştir. Esasen bu dövizler de ihracatçının Türkiye’ de kara borsadan toplayarak, kaçak olarak yurt dışına gönderdiği dövizlerdir. Böylece ihracatçı kara borsadan satın alıp dolaylı yollardan Merkez Bankası’na sattığı dövizler karşılığında, belirli oranda bir vergi iadesi almış oluyordu. Sistemin uygulandığı dönemde vergi iadesi oranları, mal cinslerine göre değişmekle birlikte yüzde 20’ ye kadar çıkmakta idi. Hayali ihracatın diğer bir yolu da sahte fatura düzenlemektir. Diğer bir değişle, ihracatçı dışarıdaki ithalatçıya bir talimat vererek, ihracatının değerini gerçekte olduğundan yüksek gösterecek biçimde fatura düzenletir. Böylece de gerçekte olması gerekenden daha yüksek bir vergi iadesi alır, fakat her ne şekilde olursa olsun vergi iadesi yasa dışı bir uygulamadır ve hak edilmemiş bir kazanç sayılır. (Halil Seyidoğlu)
Hayat Dönemleri Tüketim Teorisi (Life-Cycle Consumption Theory): Modigliani, Ando ve Brumberg gibi yazarlar tarafından ortaya atılmış­tır. Keynesgil Tüketim Fonksiyonu, belli bir dönem­de, tüketicilerin davranışlarının o dönemdeki gelirle­rine bağlı olduğu varsayımına dayanır. Oysa bu teori bireylerin gelirlerini, tüketim ve tasarruf arasında tüm yaşam boyu refah düzeylerini en yüksek düzeye çı­kartacak biçimde kullanacakları görüşünden hareket eder. Buna göre bireylerin tasarruf yapmalarının nedeni, yaşlandıklarındaki tüketim ihtiyaçlarını kar­şılamaktır. Buna göre, aktif olarak çalışılan gençlik yıllarında gelirin bir kısmı tasarruf edileceğinden, gelir içinde tüketim payı (ortalama ve marjinal tüke­tim eğimleri) düşüktür. Oysa emekliliğe doğru yakla­şıldıkça ve emeklilik yıllarında gelir azalacağı için, tüketim harcamalarının gelire oranı yükselir. Görüle­ceği gibi, buradaki düşünceye göre, bireyler tüketim harcamalarını bugün elde ettikleri gelire değil, yaşam boyunca elde edecekleri gelire göre ayarlarlar. Diğer bir deyişle, tüketim cari gelirin değil, sürekli gelir bir fonksiyonu olmaktadır. Hayat Dönemleri Tüketim Teorisi de sürekli gelir hipotezi gibi kısa ve uzun dönem tüketim fonksiyonları arasındaki farklılığın açıklanmasında kullanılmaktadır.

(Halil Seyidoğlu),


Hayat Sahası Teorisi (Vital Space) : Bu teorinin kaynağı Prof. Karl Haushofer’in geopolitik doktrinidir. Karl Haushofer, milletleri iki gruba ayırmıştır.
Birinci grup, statik milletlerdir. Bunlar yayılmalarını tamamlamışlarıdır. Optimum nüfus düzeyine erişmişlerdir.
İkinci grup ise, dinamik milletlerdir. Bunların nüfusu hızla artmaktadır. Artan nüfuslarına hayat sahası bulmak ihtiyacındadır.
Statik milletler, gerileme ve sönme halindedir. Okyanus ülkeleri ve İngiltere gibi statik milletlerin Avrasya’da çoğalmakta olan dinamik milletlere yer açmaları lazımdır.
Karl Haushofer, Almanya’nın Rusya’yı işgal etmeksizin kendine yeterli hayat sahası bulamayacağını ileri sürmüştür. Doğuya doğru yürüyüş sloganı Hayat Sahası Teorisinin bir ifadesidir.

( Halil Seyidoğlu)


Hayat Standardı (Standart of Living) : Ekonomik refah düzeyi, reel gelirin faydası olarak da ifade edilebilir. Bir bireyin ya da hane halkının maddi refah düzeyidir. Ekonomik analizlerde yaşam standardı tüketilen mal ve hizmet miktarı (boş zaman dahil) tarafından belirlenir. Genel olarak aynı tüketim düzeyi farklı durumlarda hane halklarına aynı hayat standardını sağlamaz. Örneğin belli bir hayat standardına ulaşmak için geniş bir aile küçük bir aileye göre daha fazla tüketim yapmak isteyebilir. Bu nedenle hane halklarıyla ilgili hayat standardı karşılaştırmaları, farklı durumlarda aynı hayat standardına ulaşma arzusunda olan hane halklarının gelir ve tüketim düzeylerini belirlemek için eş değerlilik ölçüleri kullanmaktadır. Bu yaklaşım faydanın kişiler arası karşılaştırmasının yapılabileceğinin farz edilmesini istemekte, genel olarak teorik refah ekonomisini reddetmektedir.
Birey, aile veya ülkelerin ekonomik refah düzeylerini ölçmek için kullanılan bir kavram. Hayat standardı, gıda, giyim, konut, tıbbi bakım, eğitim, v.s. gibi zorunlu ka­bul edilen ihtiyaçları karşılayacak mal ve hizmetlerin, tüketilen mik­tar ve kalitesine bağlıdır. Hayat standardı genellikle adam başına düşen milli gelir rakamlarıyla ifade olunur. Gelişmiş ülkelerde adam ba­şına düşen gelirin yüksekliği, hayat standardındaki yüksek düzeyin de bir göstergesidir.( Halil Seyidoğlu )
Hayek, Friedrich A. (1899–1992) : Viyana’da doğmuş ve eğitim görmüştür. Hayek London School of Economics ve Chicago, Freiburg ve Salzburg Üniversitesi’nde de kürsüye sahiptir. 1931 yılında yazdığı Fiyatlar ve Üretim (Prices and Production) adlı yapıtında, para teorisiyle sermayenin Avusturya teorisini birleştirdi.
Avusturya Ekolü'ne mensup ünlü iktisatçıdır. Avusturya Ekonomik Araştırma Enstitüsü'nün Direktörlüğü'nü yaptı ve Viyana Üniversitesi'nde dersler verdi. Daha sonraları, London School of Economics'de ve Chicago Üniversitesi'nde İktisat Profesörlüğü yaptı. 1974 yılında G.K. Myrdal ile birlikte Ekonomi dalında Nobel Ödülü'nü kazandı. Nobel ödülünü kendisine para ve ekonomik dalgalanmalar, çeşitli ekonomik sistemlerin fonksiyonel etkinliği üzerindeki çalışmaları üzerine verildi. Monetary Theory and the Trade Cycle (1929), The Püre Theory of Capital (1941), Denationalization of Money (1976) gibi ünlü eserleri vardır. Avusturya Ekolü"nün bir mensubu olarak, L.E. von Mises'in Konjonktür Teorisi’ni Böhm-Bawerk’in sermaye teorisi ile birleştirerek geliştirmiştir. Bir boom döneminde fiyatlardaki yükselme nedeniyle reel ücretlerin düşeceğini, böylece de firmaların daha az sermaye-yoğun yöntemlere kayacağını, sonuçta da toplam yatırımların gerileyeceğini öne sürmüştür. Bunun tersine, bir duraklama döneminde ise, sermaye-yoğun yöntemlerin özendirileceğini ve yatırımların genişle­yeceğini savunmuştur.

(Halil Seyidoğlu)


Hazırlık Dönemi (Preparatory Stage): Türkiye ile AET arasında "ortak üyelik" statüsü kuran Ankara Anlaşması’na göre Türkiye'nin tam üyeliğine varacak sürecin ilk aşaması. Hazırlık Dönemi 1964 Oca­ğında başlamıştır. Prensip olarak bu dönem beş yıl sürecekti. Ancak, taraflar arasında varılacak anlaşma ile 12 yıla kadar uzatılma olanağı vardı. Hazırlık Dönemi’nde Türkiye’nin AET'ye katılma kararı kesin­lik taşımıyordu. Dönemin sonunda, yapılacak yeni değerlendirmelerle Türkiye kararını gözden geçirebilirdi. Bu dönem Türk ekonomisini güçlendirme amacına yönelikti. Bu amaçla AET'nin Türkiye'ye tek yanlı olarak bazı tarife ödünleri vermesi ve mali yardımlarda bulunması öngörülmüştü. Hazırlık döneminde Türkiye'nin o yıllardaki belli başlı ihraç ürünleri olan tütün, kuru üzüm, kuru incir ve fındığa Gümrük Tarife Kotaları tanınmıştır. Di­ğer bir deyişle, belirli kontenjan sı­nırları içinde Türkiye’den yapılan ithalata düşük tarifeler uygulanıyor, kontenjan üzerindeki ithalat ise normal Ortak Gümrük Tarifesi­ne tabi tutuluyordu. 1967’den itiba­ren bu tür ödünler bazı deniz ürün­leri ile kaliteli şaraplara, sofralık üzüm ve narenciyeye de tanınmıştı. Topluluk, Birinci Mali Protokol uyarınca Türkiye'ye, alt yapı yatırımlarında kullanılmak üzere, 175 milyon dolar tutarında kredi sağla­mış, bu krediler özellikle Keban Ba­rajı ile Boğaz Köprüsü'nün yapımın­da kullanılmıştır. Türkiye Hazırlık dönemi'ni uzatma yoluna gitmemiş­tir. İkinci dönem olan Geçiş Dönemi'ne girmek için yapılan görüşme­ler 23 Kasım 1970 tarihinde sonuç­lanmış ve bir Geçici Anlaşma ile Geçiş Dönemi’nin ticari koşulları bu tarihte yürürlüğe sokulmuştur. Kat­ma Protokol’ünün ilgili parlamentolarca onaylanıp hukuken de yürürlüğe girmesi ise 1 Ocak 1973 tarihini bul­muştur.

( Halil Seyidoğlu)


Hazine (Treasury): Kelime olarak Arapça kökenli. Devlet bütçesinin uygulanmasına ilişkin işlemleri yapmak, devletin elinde bulunan paralan muhafaza etmek, gelir ve giderleri yer ve zaman bakımından denkleştirmekle görevli, banka özelliği taşıyan merkezi kuruluş. Günümüzdeki uygulamaya göre, Hazine'nin devletten ayrı bir hukuki kişiliği yoktur. Fakat eskiden durum farklı idi. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu'nda "beytülmal" adını taşıyan hazine, devletin hukuki kişiliğinin dışında bir kişiliğe sahip olup özel hukuka tabi bulunuyordu. O bakımdan devletin ya da hükümdarın eylemlerinden zarar görenler devleti veya hü­kümdarı dava edememekte, fakat beytülmal aleyhine dava açabilmekteydiler. Ülkemizde Hazineyi, 29 Ma­yıs 1936 tarih ve 2996 sayılı yasa uyarınca Hazine Genel Müdürlüğü temsil eder. Devletin merkez teşki­lâtı içinde yer alan bu genel müdürlük, o tarihten 1983'e kadar Maliye Bakanlığı'na bağlı kalmıştır. Bu tarihte Hazine Müsteşarlığı'nın kurulmasıyla bu kuru­luşa bağlanmıştır. Merkezde yer alan Hazine Genel Müdürlüğü'nün, bütçenin uygulanmasından doğan ihtiyaçlara cevap verebilmek üzere ülkenin çeşitli yörelerinde kurmuş olduğu şubeleri vardır. Bunlara "mal sandığı" adı verilir. Bu özelliği dolayısıyla Hazi­ne, ülkenin her yanında şube açmış bir bankaya benze­tilebilir. Bazı ülkelerde, Maliye Bakanlığı'ndan ayrı olarak bir de Hazine Bakanlığı bulunur; örneğin, ABD ve İngiltere'de durum böyledir. Bu uygulama, hazine­nin devlet maliyesi bakımından taşıdığı önemle ilgili­dir. Hazinenin görevleri arasında, bütçede öngörülen gelirleri tarh ve tahsil etmek, giderleri hak sahiplerine ödemek, mali davaları izlemek ve sonuçlandırmak gibi hususlar yer alır. Bunların dışında Hazine İşlemlerini yapmak, yerli ve yabancı şirket ve kuruluşlarla ve darphane ile olan ilişkileri düzenlemek, hazine hisse senetlerini, tahviller cüzdanını saklamak gibi işlemler de bu arada belirtilebilir. Devlet bütçesinin gelir ve giderleri arasında hem yer, hem de zaman açısından farklılıklar olabilir (Bütçe). Ülkenin bir yerinde toplanan gelirler o yer için yapılması gereken giderleri karşılamaya yeterli olmayabilir. Bu durumda hazine "nakit hareketleri" adı verilen işlemler aracılığıyla gelir ve giderler arasında yer bakımından ortaya çıkan uyumsuzluğu giderir. Bu işlemlerin yürütülmesi banka­lar aracılığıyla gerçekleşir. 1930 yılında Merkez Ban­kası'nın kurulmasına kadar devletin veznedarlık ve para nakil işleri Ziraat Bankası, İş Bankası ve Osmanlı Bankası tarafından yerine getirilmiştir. O tarihten sonra ise bu tür işlemler T.C. Merkez Bankası tarafından yürütülmeye başlanmıştır. Merkez Bankası'nın şubesi­nin bulunmadığı yerlerde ise bu görevi Ziraat Bankası yapar. Eğer bir yerde her iki banka şubesi de bulunmu­yor, fakat başka bir bankanın şubesi bulunuyorsa, sözü edilen işlemleri o şube yürütür. Herhangi bir banka şubesinin olmaması durumunda ise mal sandıkları ve postaneler bu görevleri görürler. Devletin gelir ve giderleri arasında zaman bakımından da uyumsuzluklar olabilir. Yani bazı aylarda giderler gelirleri aşar, bazı aylarda da tersi olur. Bu uyumsuzlukları gidermek de hazinenin görevlerinden birisidir. Hazine bu amaçla "hazine işlemleri" adı verilen faaliyetlerde bulunur. Hazinenin, bütçenin gelir-gider uyumsuzlukları kadar, bütçe dışında da ödeme ihtiyaçları vardır. Bütün bunla­rı karşılayabilmek için, her an harcanmaya hazır du­rumda kaynak bulundurmak zorundadır. Hazinenin gelir kaynaklan oldukça çeşitlidir. Asıl kaynak bütçe gelirleridir. Ayrıca hazineye yapılan tevdiat, adi ema­netler, hazineye yatırılan zorunlu paralar, Merkez Ban­kası'nın kısa vadeli tahviller üzerine ve altın karşılığı avansları, diğer bankalardan yapılan borçlanmalar (özellikle Ziraat Bankası'ndan), hazine bonolarından oluşan dalgalı borçlar ve konsolide borçlar da diğer gelir kaynaklarını oluşturur.

(Halil Seyidoğlu)


Hazine Bonosu (Treasury Bond): Hazinenin kısa süreli borçlanma amacıyla çıkarttığı borç senet­leridir. Oysa Devlet Tahvilleri uzun vadeli borçlanma amacı ile çıkartılırlar. İkisi birlikte Devletin temel borçlanma kaynaklarını oluştururlar. Devlet, bütçe açıklarını kapamak ve kısa süreli finansman ihtiyaçla­rını karşılamak gibi nedenlerle hazine bonosu çıkar­tabilir. Devlet menkullerinin ihraç ve ödeme koşulları özel kanunlarla düzenlenir. Her yıl Bütçe Kanunu ile Maliye Bakanlığı'na, belirli sınırlar içinde, Hazine Bonosu çıkartma yetkisi verilir. Hazine bonoları 13 haftalık (91 gün), 26 haftalık (182 gün) ve 39 haftalık (273 gün) vadelerle, hamiline yazılı olarak çıkartılır ve bir iskonto ile satılırlar. Vade tarihinden itibaren Merkez bankası tarafından nominal değerleri üzerin­den ödenirler. Hazine bonosu çıkartılmasına gerek duyulunca, Merkez Bankası bono satış ihalesi dü­zenler. İhaleye bankalar ve aracı kurumlarla yatırım­cılar katılarak fiyat bildirir. Bonolar en düşük mali­yeti temsil edenlere satılır. Risksiz oldukları için devlet tahvilleri ve hazine bonolarının faizleri, özel kesim borçlanma araçlarından biraz düşük olabilir. Ancak, taşıdıkları vergi avantajları, istenildiğinde birikmiş faizleriyle birlikte paraya dönüştürülebilmeleri, devlet ihalelerinde güvence olarak gösterilebilmeleri bu araçları yatırımcılar açısından tercih edilen varlıklar durumuna getirebilmektedir. Bununla bir­likte, devlet tahvilleri gibi, hazine bonolarının da büyük bölümü bankalar ve yatırım fonu gibi kuru­luşlar tarafından satın alınmaktadır. Bugün devlet tahvilleri ve hazine bonolarının ikinci el işlemleri Menkul Kıymetler Piyasası'nda yapılmaktadır. Son zamanlarda Devletin hazine bonosu (ve Devlet tahvi­li) ihraç ederek yaptığı borçlanmalar büyük hacimlere ulaşmıştır. Hazine, vadesi gelen kısa vadeli borçları ödeyecek geliri sağlayamadığından, genellikle vadesi gelen borçları ödemek için yüksek faizlerle yeni borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştır (borçların çevrilebilirliği). Bu ise, faiz gelirleriyle geçinen bir zümre yaratmasının yanında, özel kesimin borçlanma olanaklarını daraltarak yüksek enflâsyonun önemli nedenlerinden birini oluşturmuştur. Devletin borç­lanma gereğini azaltmak için asıl üzerinde durulması gereken, sağlam gelir kaynağı yaratmak üzere vergi­leri dengeli biçimde artırmaktır.

(Halil Seyidoğlu)


Heckscher-Ohlın Teoremi

(Heckscher-Ohlin Theorem): Hecksher – Ohlin mukayeseli üstünlük modeline ikinci bir faktörü ( sermaye ) sokarak bu klasik analizi geliştirmişlerdir. Bilindiği gibi, klasik mukayeseli üstünlük analizinde, üretim faktörü olarak yalnız emek ele alınmakta ve dış ticarete konu olabilecek malların fiyatları arasındaki oran, üretim fonksiyonlarının gösterdiği hâsılat - emek oranlarına bağlanmaktadır. Aşağıda açıklanacak Heckscher – Ohlin modelinde ise sermayede bir faktör olarak dış ticareti etkilemektedir.
Ricardo mukayeseli üstünlük teoremi ile bir ülkenin hangi malları ithal ve hangi malları ihraç edeceğini açıklamaya çalışmıştır. Bu yolda Hecksher – Ohlin şu iki teoremle daha değişik bir anlatış tarzı ortaya koymuşlardır. Faktörler üretim alanlarına çeşitli oranlarda dağılırken mal yapısını da değiştirip dış ticaret yaratırlar. Dış ticaret yalnız mal fiyatlarını değil faktör fiyatlarını da eşitliğe götürür.

(Erkan Arda )


Hedonizm (Hedonism): İnsan dav-ranışlarını, zevk elde etme ve ızdıraptan kaçınmaya yönelik hareket­ler olarak açıklayan Felsefi ve Psi­kolojik görüş. Buna göre, insanlar, zevk alma güdüsü peşinde koşmak­la yaşamlarını geliştirirler. Jeremy Bentham bu prensibi şu şekilde ifa­de ediyor : "Doğa, insanı iki egemen gücün, yani ızdırap ile zevkin etkisi altına koymuştur. Ne yaptığımızı ve ne yapmak zorunda olduğumuzu belirleyen bu güçlerdir." Bu davra­nış teorisi daha sonra Iktisatçılar" tarafından geliştirilen "fayda" kav­ramının temelini oluşturur. Bentham'ın kendisi teorisini bu şekilde iktisat Bilimi'ne uygulamış değil­dir. O'nun Ekonomi Teorisi'nde, rasyonel veya en faydalı davranışlar üzerinde duruluyordu. Bentham'a göre, iş adamları daha yüksek zevk güdüsü peşinden gitmekle, rasyo­nel olarak daha yüksek servet ve mutluluk sahibi olurlar. Fakat bu­nun için Demokratik bir toplum, rasyonel bir yasal düzen ve serbest rekabete dayalı bir ekonomik sistem gereklidir, insanların basit, egoist ve maddi amaçlarını dikkate alarak bu yönlerini düzeltmek ve daha yük­sek zevklere ulaşmalarını sağlamak için de eğitimi olumlu görmüştür.
Helsinki Zirvesi (Helsinki Summit): 10-11 Aralık 1999'da gerçekleştirilen Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet başkanlarının Helsinki Zirvesi'nde Tür­kiye'nin tam üyeliğe adaylığı onaylanmıştır. Böylece AB, genişleme sürecinde Türkiye'yi tam üyelik adayı göstermeme biçiminde Lüksemburg Zirvesi'nde orta­ya koymuş olduğu tutumunu değiştirmiştir. Toplantı­da, Türkiye'nin her aday ülke gibi katılım öncesi stratejisinden yararlanması, Helsinki Zirvesi'nde AB'nin genişleme ile ilgili toplantılarında yer alması, tam üyeliğe katılıma hazırlıklarında öncelikli alanları belirleyecek ve AB müktesebatını üstlenmesini sağ­layacak bir Ulusal Program hazırlanması ve Türki­ye'nin tam üyelik adaylığı döneminde AB'nin bu amaca yönelik mali olanaklarından yararlandırılması, vs. kabul edilmiştir. Her ne kadar Helsinki Zirve­si'nde Türkiye'nin adaylığı ilân edilmiş olsa da, 13 aday ülke arasında tam üyelik müzakereleri başlatıl­mayan tek ülke Türkiye'dir. Lüksemburg grubu ül­keleri diye adlandırılan ülkelerle (Macaristan, Polon­ya, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Slovenya ve Kıbrıs Rum Kesimi) müzakerelere 31 Mart 1998'de, Helsin­ki Grubu ülkeleri (Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Romanya ve Slovakya) ile de 14 Haziran 2000'da başlanmıştır. Buna karşılık AB Komisyonu tarafından Türkiye ile müzakerelere en iyimser tah­minle ancak 2007 yılı içinde başlanabileceği açıklan­dı. Görünüşteki ilerlemelere karşın, aslında Helsinki Zirvesi'nde de AB'nin tutumunda büyük değişiklikler olduğunu söylemek güçtür. Edinilen izlenim odur ki, AB Türkiye'yi öteki aday ülkelerden ayırmış ve tam üyelik görüşmelerinin kapsamına almamıştır. (Halil Seyidoğlu)
Hızlandıran Çoğaltan Modeli (Accelerator Multiplier Model): Hızlandıran Prensibi ile Çoğaltanın karşılıklı etkileşimine dayanan bir kon­jonktür modelidir. Yatırımlardaki bir artış, çoğaltan mekanizması yoluyla milli geliri yükseltir. Milli ge­lirdeki bir genişleme de hızlandıran prensibi dolayısıyla yeniden yatırımlarda artışa yol açar. Bu karşı­lıklı etkileşimler sonucu, milli gelir ve istihdam düze­yi giderek genişler. Yatırımlardaki bir düşme duru­munda ise bu mekanizma tersine işler ve milli gelir giderek daralır. Bu konuda geliştirilen oldukça ileri düzeyde matematik analizler vardır. Ancak bunların özü, burada açıklandığı gibidir.

(Halil Seyidoğlu)


Hızlandıran Etkisi

(Acceleration Effect) : Tüketim malları talebindeki bir artışı izleyerek üretim (yatırım) malları talebindeki artış etkisi.
Hızlandıran Katsayısı (v) (Accelerator Coefficient) : Talepteki ya da üretimdeki bir değişmenin yatırım düzeyi üzerindeki etkinsin şiddetini gösteren katsayı. Teknik ilerlemenin olması durumunda, hızlandıran katsayısı sermaye katsayısına (C/P) ve sermayenin marjinal katsayısına () eşittir.
Tüketim harca­malarındaki bir artışın yatırım har­camalarını ne ölçüde artıracağını gösteren bir katsayıdır. Hızlandıran Prensibine göre tüketim harcama­larındaki bir artış, mevcut sermaye stokunun genişletilmesini, yani ye­ni yatırımlar yapılmasını gerektirir. Hızlandıran katsayısı, tüketim har­camalarındaki bir birimlik artışın kendinden kaç kat daha fazla yatırım yapılmasına yol açacağını or­taya koyar. Tüketimdeki bir değiş­me karşısında yeni yatırımların ya­pılması, belirli bir zaman süresini gerektirir. O bakımdan tüketim değişmeleri ile yatırımlar arasındaki ilişki gecikmeli bir ilişki şeklinde ifade edilir. Buna göre t, bugünkü dönemi göstersin, t -1 de bir önce­ki dönemi ifade eder. Bu durum­da yatırımlarla (I), tüketim har­camalarındaki (C) değişme arasın­daki ilişki şöyle gösterilebilir:

Ij = V (Cj — Ct_,). Yani bugünkü yatırım harcamaları, bir önceki dö­nemden bugüne tüketim harcamalarındaki artışın belirli bir katsayı (V) ile çarpımına eşittir. Buradaki V hızlandıran katsayısıdır. Hızlandı­ran katsayısı teknolojinin belirlediği bir sabit olarak kabul edilir. Ancak bunun, aynı zamanda faiz oranı, üc­ret haddi, kapasite kullanımı gibi faktörlere bağlı olduğunu da belirt­mek gerekir.



( Halil Seyidoğlu )
Hızlandıran Prensibi (Acceleration Principle): Tüketim malları talebindeki bir değişmenin üretim malları (yatırım) talebinde oransaldan daha fazla bir değişikliğe neden olması.
Hızlandıran prensibini ilk kez 1913’de A. Aftalion telaffuz etmiştir. Aftalion şu süreci saptamıştır; Nihai talepteki bir değişme yatırımlarda 1 den daha büyük olan sermaye katsayısı etkisi nedeniyle oransaldan daha büyük yatırım artışına neden olmaktadır.
Nihai talepteki değişme DY ise uyarılmış yatırım I=v x DY olacaktır. Burada v sermayenin marjinal katsayısıdır, yani DK/DY’dir.
Keynes'in Milli Gelir Modeli'ne ilişkin bir kavram. Yatırımlardaki artış ve azalışı tüke­tim harcamalarındaki değişmelere bağlamaktadır. Şöyle ki her ekono­mide toplam üretimi gerçekleştire­cek belli bir sermaye stoku gerekir. Eğer herhangi bir anda, tüketicile­rin taleplerinde (tüketim harcama­ları) bir artış olursa, bu talebi kar­şılamak için, ilâve üretim kapasite­si yaratılmasına yani yeni yatırım­lara gerek vardır. Görüleceği gibi, hızlandıran prensibine göre yatırım­lar, tüketim harcamalarına ve gelirdeki değişmelere bağlıdır. Bu şekilde, tüketim harcamalarındaki artış dolayısıyla ortaya çıkan yatı­rımlara "uyarılmış yatırım" adı verilir. Oysa Otonom Yatırımlar bu­nun gibi, tüketim harcamalarına ve­ya milli gelir değişmelerine bağlı olmadan yapılan yatırımları ifade eder. Hızlandıran prensibine göre, tüketim harcamaları arttıkça yeni üretim kapasitesi gerekeceği için, yatırımlar da artar. Ancak tüketim harcamaları bir defalık artıp ondan sonraki dönemlerde bu düzeyde sa­bit kalırsa, yeni yatırıma gerek kal­mayacaktır. Çünkü mevcut sermaye stoku bu talebi karşılamaya yeterli olacaktır. Bu durumda sadece, ser­mayenin eskime payını yenilemek için yeni yatırım yapılacak, dolayı­sıyla net yatırım veya kapasite artı­şı sıfır olacaktır. Burada asimetrik bir uygulamaya işaret etmek gere­kir. Tüketim harcamaları artarken net yatırımların arttığını belirtmiş­tik. Oysa tüketim harcamalarında bir düşüş olduğu vakit, (mevcut üretim tesisleri imha edilemeyece­ğine göre) negatif bir yatırım yapıl­ması söz konusu olmayacaktır. Di­ğer bir deyişle, uyarılmış yatırımlar en fazla sıfıra düşebilir (hiç ya­tırım yapılmaması), yoksa negatif olmaz. Bununla birlikte, talepteki bir düşüş durumunda, mevcut ser­maye stokunun eskiyen payının yenilenmesi yoluna gidilmeyecektir. Dolayısıyla, ancak gelecek dönem­lerde sermaye stokunda amortisman payı (yıpranma, eskime) ölçü­sünde bir düşme olacaktır. Bu açık­lamalardan anlaşılacağı gibi, hızlan­dıran prensibi ancak ekonominin tam kapasite ile çalışması durumunda iş hayatındaki gelişmeleri gösterir. Böyle bir durumda tüketicilerin talebindeki ufak bir artış, yatırım harcamalarında nisbeten önemli artışlara yol açabilir. Oysa eğer ekonomi halen eksik kapasite ile çalışıyorsa talep artışı, yeni ya­tırımlar yerine mevcut tesislerin kapasite kullanımının artırılmasıyla karşılanacaktır. Onun için ekonomi­deki gelişmeleri izlemek bakımından kapasite kullanım istatistikleri­ne gerek vardır. Modelde geleceğe ait tahminler dikkate alınmaz. Oysa bu tahminler de yatırımları etkileyebi­lir. Bunun yanında, tüketim harca­maları karşısında yatırımlar teori­de varsayıldığı kadar şiddetli şekil­de dalgalanmaz. Çünkü yatırım yapılması yıllar alır. Bugünkü bir değişikliğin sonucu, ancak birkaç dönem sonra kendini gösterebilir. Ayrıca teoride, üretim ile sermaye stoku arasında sabit bir ilişkinin bulunduğu öngörülüyor ki bu da ço­ğu kez doğru değildir. Bununla bir­likte, hızlandıran prensibi Konjonktür Teorilerinin geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

(Halil Seyidoğlu 2002)


Hızlandırma Kuramı

(Acceleration Theory): Tüketim malları artışının üretim mallarının artışını kendisinden çok daha fazla hızlandır­dığını saptayan kuram... Ekonominin yüksel­me devresinde fabrikalar tam kapasiteyle ça­lışmaya başlarlar. Tüketim mallarında daha çok aranım umutlan belirdiği için üretim hızlanır. Oysa bu hız yeni makineleri ve yeni fabrikaları gerektirir. Bu, tüketim mallan üre­timindeki hızlanmanın üretim mallan üreti­mindeki hızlanmayı gerektirmesi demektir. Hız­landırma kuramına göre tüketim malları hız­lanması üretim mallan hızlanmasını kendi­sinden çok daha fazla arttırmaktadır. Örne­ğin 100.000 liralık daha fazla tüketim malı üretmek isteyen bir firma, diyelim 500.000 ya da bir milyon liralık yeni tesis ve makineyi gerektirecektir. Ekonomi kuramcıları bu ola­yı konjonktürün dürtücü gücü saymaktadır­lar. Bu hız, ekonomik bir çöküntünün başlan­gıcı olur. Çünkü üretim mallan üretimiyle tüketim malları üretimi arasındaki denge bo­zulur ve bir süre sonra bunalım başlar.( Halil Seyidoğlu )

Himayecilik (Protectionism). Milli serveti artır­manın ve ekonomik gücü yükseltmenin aracı olarak ulusal ekonominin gümrük tarifeleri ile dış rekabete karşı korunmasını savunan görüş. Zaman içinde koru­ma aracı olarak, gümrük tarifeleri ve ithâl kotalarından ayrı olarak çok çeşitli dış ticaret ve kambiyo kısıtla­maları geliştirilmiştir. (=>Görünmez Engeller). Libe­ralizm ile himayecilik arasındaki tartışmaların tarihi çok eskilere gider. Almanya'da Friedrich List (1793-1879), ABD'de Alexander Hamilton, Henry C. Carey (1793-1879) ve S.N. Patten (1852-1922) himayeciliğin başlıca savunucularıdır. Himayeciliği savunanların üzerinde durdukları belli başlı görüşleri şöyle belirte­biliriz: (a) Genç Endüstriler Tezi: Bir endüstri yeni kurulduğunda maliyetleri yüksektir. Onun maliyetlerini düşürüp dünya piyasalarında rekabetçi bir duruma geçmesine kadar gümrük tarifeleri ve benzeri önlem­lerle dış piyasanın rekabetinden korunması gerekir, (b) Sanayi kesiminde maliyetlerin tarıma göre yapay ola­rak yüksekliği: Tanınmış Rumen İktisatçısı Manoilescu'nun ortaya attığı bir tezdir. Buna göre, az gelişmiş bir ülkede alışılmış faaliyet alanı olan tarımda çalışan nüfusu sanayi kesimine çekebilmek için, onlara belirli ölçüde yüksek bir ücret ödemek gerekir. Bu da sanayi kesiminde maliyetleri artırır ve dış rekabeti güçleştirir. O nedenle bu ülkelerde sanayinin korunması gerekir, (c) Tükenmekte olan doğal kaynakların ulusal kullanım amacıyla korunması, (d) Sanayi yapısının çeşitlendi­rilmesi, (e) Ulusal savunma düşüncesiyle belirli sana­yilerin korunması, (f) Dampingin yıkıcı etkilerine karşı korunma, (g) Dış ödemeler bilânçosunun açıklarının giderilmesi, milli gelir ve istihdam düzeyinin yüksel­tilmesi, (h) Dış ticaret hadlerinin iyileştirilmesi. Bunun dışında, günümüzde sanayileşmiş ülkelerde özellikle az gelişmiş ülkelerin rekabetine dayanamayan tekstil gibi emek-yoğun endüstrilerin temsilcileri de koruyuculuğu savunurlar. Ancak burada söz konusu olan ulusal çı­karlardan çok kişisel ya da sektörel çıkarların korunmasıdır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra GATT çerçe­vesinde yapılan çok taraflı periyodik toplantılarla dün­yada gümrük tarifeleri önemli ölçüde azaltılmıştır. Bununla birlikte, özellikle 1973 Dünya Enerji Krizi sırasında sanayileşmiş ülkeler dış ödeme açıkları karşı­sında, yeniden koruyucu politikalara ağırlık vermeye başlamışlardır. Bu dönemdeki himayeciliğe Yeni Hi­mayecilik adı verilir. Bugün uluslararası ticarette ko­ruma aracı olarak kullanılan yöntemler gümrük tarife­lerinden çok görünmez engeller ve gönüllü ihracat kısıtlamalarıdır.

(Halil Seyidoğlu)


Hinterland: Arka ülke; gerideki topraklar; ekonomik bir merkeze bağlı olan bölge; bir yerleşim merkezinin ticaret merkezi durumunda olduğu ve ürünleri toplayıp gelen malları dağıttığı çevre; iç bölge; arka bölge; art ülke.
Coğrafi bir terim olup, bir limanın gerisindeki alanı ifade etmek için kullanılır. Genellikle limandaki ticaret Hinterland’a bağlı bulunmaktadır. Hinterland kelimesinin anlamı daha sonraları genişletilerek “alışveriş hinterlandı” anlamında kullanılmış; önemli bir alışveriş merkezi olan bir şehrin müşterilerinin bulunduğu alana o şehrin hinterlandı denmiştir. Ulaştırma araçlarındaki gelişmeler, posta aracılığı ile mal siparişi ve teslimi alışveriş hinterlandlarının kapsamını genişletmiştir. ( Erkan Arda )
Hiperenflasyon (Hyperinflation): Bazı iktisatçılar yıllık %200 enflasyonun üzerindeki enflasyonları, bazıları da yıllık %1000’ın üzerindeki enflasyonları hiperenflasyon olarak nitelendirilmektedir. Philip Cagan ise aylık %50 fiyat artışlarını hiperenflasyon olarak nitelendirmektedir. Bu ölçüde bir enflasyon dolaşımdaki parayı tahrip etmekte, yabancı paraların ya da yabancı parayla mevduat hesaplarının yerli paraların yerini almasına neden olmaktadır. J.M. Keynes bir hükümetin metin paranın perakende ticarette kullanımını tamamen tahrip etmeksizin para perakende ticarette kullanımını tamamen tahrip etmeksizin para arzını her üç ayda bir iki kat arttırabileceğini öngörmektedir. Buna karşılık bütün hiperenflasyonlar da finansal parçalanma yaşanmaktadır.
Birinci Dünya Savaşından hemen sonra Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerindekilere benzer, çok hızlı enflasyon durumlarına verilen addır. Parasal karakterli bir talep şişkinliği olan hiperenflasyonun özellikleri şunlardır:
Banknot ve kredi hacminde sınırsız ve kontrolsüz bir artış vardır. Aylık fiyat yükselişleri emisyon genişlemesinin üstündedir. Likit tutulan paranın reel değeri değişkendir. Dolanım hızı çok yüksektir. Faiz oranları yüksektir. Nakdi tasarrufun değeri sıfıra yaklaşır. Hiper enflasyonun olduğu dönemlerde halkta paradan kaçış olayı başlar. Halk parasını gayrimenkule veya yüksek faiz getirecek kaynaklara çevirir. Enflasyonun hangi aşamadan sonra aşırı ( hiper ) olarak nitelendirileceğini belirleyen belli bir kıstas bulunmamakla birlikte, paranın değerinin çok hızlı düşmesi hiper enflasyon olarak değerlendirilir.

(Erkan Arda )


Hipotez (Hypothesis) : Bilim ya da metodolojide gözlenen olgularla ve olgular arasındaki ilişkilerde ilgili açıklama taslağı ya da belirli olgulara ilişkin geçici bir açıklama işlevi gören önerme ya da kabul.
Gözlenen olay veya du­rumlardan çıkartılan, henüz test edilmemiş fakat doğruluğuna güven duyulan bir öneri. Hipotez olarak benimsenen bir öneri, daha sonra yeniden olaylara dönülerek, ya da salt akıl yürütme yoluyla test edil­meye çalışılır. Eğer gerçekler hipotezi doğruluyorsa, hipotez bilimsel bir bilgi niteliği kazanır; tersi du­rumda değiştirilir ya da tamamen terk edilir. Hipote­zin böyle değişebilir bir nitelikte olması, onu "totoloji"den ayıran temel farklılıktır. Hipotez yo­luyla kanıtlanan bilgiler veya ilişkiler, daha genel modeller içinde toplanarak teoriler elde edilir. Bilim­sel araştırma bir hipotezin kurulmasıyla yürütülmeli­dir; hipotez araştırmayı sonuca götürecek çok önemli bir yol göstericidir. Hipotezsiz bir çalışma, dağınık ve düzensiz olur. Hipotez kurmak Tümevarıma, Meto­da dayanır. Çünkü olayların gözlenmesi ve izlenmesi ile genel bir sonuca ulaşılmaya çalışılır. Hipotezin test edilmesi ise olaylara ve gerçeklere inilerek yapıl­dığı için Tümdengelim Metoduna dayanmaktadır. Diğer bir deyişle, burada bütünden parçaya veya genelden özele doğru bir geçiş söz konusudur.

( Halil Seyidoğlu )


Hisse Senedi (Stock) : Sermayesi hisselere bölünmüş ortaklıklar tarafından çıkarılmış ortak sermaye üzerinde tek ve bölünmez bir hak sağlayan ve sahiplerinin mali sorumluluklarının üstüne yazılı değerle sınırlı olduğu menkul değerler.
Bir şirket ortaklarının şirket sermâyesine katılma paylarını saptayan senet... Türkçe yazımıyla aksiyon ve Arapça esham deyimleriyle de dile getiriliyor. Kooperatif, komandit ve anonim şirketlerin ortaklık paylan bu senetle saptanır. Bunların dışındaki şirketler hisse senedi çıka­ramazlar. Şirketin sermâyesi, bu hisse senet­lerinin üzerine yazılmış paralarının toplamıdır. Hisse senetleri, kıymetli evrak niteliğindedirler ve elden ele geçebilirler. Ticâret Kanunu' nun 399. maddesine göre ada yazılı (nâma muharrer) olabilecekleri gibi taşıyana yazılı (hâmiline muharrer) da olabilirler. Kurucu hisse senetleri, âdî hisse senetleri, imtiyazlı hisse senetleri vb. olmak üzere çeşitli biçim­leri vardır. Bir şirketin paydaşları (hissedarları) ancak hisse senetlerinin üstünde yazılı olan değer oranında (çünkü hisse senetlerinin değeri zamanla yükselebilir ve rayiç değerleri nominal değerlerinin çok üstüne çıkabilir) so­rumludurlar. Her hisse senedi, genel kurul toplantılarında bir oydur (Kimi ülkelerde oy hakkı vermeyen hisse senetleri de vardır). Şirket sermâyesi arttırılıp yeni hisse senetleri çıkarıldığında eski hisse senedi sahiplerinin öncelik (rüçhan) hakları vardır, eşdeyişle yeni hisse senetleri bunlar almadığı takdirde başkalarına satılabilir. Hisse senedi sahiplerinin bu ortaklığa bağlı yeni ortaklıklar kurulmasında ve bu yeni ortaklıkların hisse senetleri üzerinde de hak sahibi olmalarına İng. cali of more işlemi deniyor. ( Halil Seyidoğlu )
Hizmet (Service) : Köken olarak Arapça’ dan geçme bir ihtiyacı veya talebi karşılamak üzere yapılan iş yada harcanan emek gibi maddi varlığı olmayan ekonomik faaliyetler. Genellikle imalat ve tarım dışındaki faaliyetler, hizmetler grubu içinde toplanır. Hizmetler çoğunluklar, üretildikleri anda tüketilen ekonomik faaliyetlerdir. Radyo ve televizyon yayını, avukatlık, doktorluk, ısıtma, aydınlatma, taşıma, bankacılık, vs. gibi faaliyetler hizmetlere örnektir. Hizmet endüstrileri genellikler emek yoğun türdedir. Bu endüstrilerde, üretim ve verimliliğin hesaplanması, somut üretimle ilgili endüstrilere göre bazı sorunlar doğurur. Ekonomi politikası daha çok, imalat sanayii ve tarımla ilgilenir. Bu özellik geçmiş dönemlerde de vardı. Örneğin Adam Smith, Fizyokratlar ve Merkantilistler hizmet endüstrilerini verimsiz kabul ederek bunların milli refahla ilişkileri üzerinde durmamıştır. Oysa gerçekte, gerek gelişmiş, gerek az gelişmiş ülkelerde hizmetler sektörünün milli gelir içindeki payları oldukça yüksektir.

(Halil Seyidoğlu)


Hizmet Sektörü (Service Sector) : Çok geniş bireysel ve firma hizmetlerinin sağlanmasıyla ilgili ekonomi alanı. Turizm, bankacılık, ulaştırma, sağlık, perakende ticaret vb. hizmet sektörünü oluşturur.
Holzman Modelleri : Franklin de. Holzman’ın adını taşıyan modellerde, enflasyon şokunun gelir oluşumuna ve dağılımına etkileri tahlil edilmektedir. Holzman modelleri, şöyle özetlenebilir.
Gelir oluşum ve dağılımına enflasyon baskısı, eksik istihdam ve tam istihdam koşullarında, birbirinden farklıdır.
Eksik istihdam koşullarında, çarpan mekanizmasının işlemesiyle gelirler artabilir. Ancak gelir dağılımında, önemli bir değişiklik olmaz. Ekonomi süjelerinin, nominal gelirleri paralelinde reel gelirleri de artar.
Tam istihdam koşullarında ise, durum değişiktir. Prodüktivite artışı olmadığını varsayalım. Sermaye, emek, serbest meslek ve rantiye gruplarından her birinin reel gelirinde kaydedilecek bir gelişme, ancak öbür kesimlerin zararı pahasına gerçekleşebilir. Üretim, tam istihdamda en yüksek düzeyine eriştiğinden, paylaşılabilecek pasta büyüklüğü sabittir. Ekonomi süjelerinin çabası, kendilerine düşen nispeti arttırmaya yöneliktir. Ve grupların baskı ve tepki etkinliğine göre, gelir dağılımı belirlenir. Enflasyon şoku, herhangi bir kesimde faktör ve mal fiyatlarının nispi bir artış kaydetmesidir. Ücretlerin yükselmesi, devalüasyon, emisyon, bütçe harcamalarının artması, dışalım tıkanıklığına bağlı karaborsacılık, ithalatla gelen enflasyon, kamu iktisadi kurumlarının açık vermeleri, taban fiyatlarına zam yapılması, dolaylı vergilerin ağırlaşması, enflasyon şoku yaratabilir.

( Erhan Arda )


Homojen Mal

(Homogeneous product) : Fransızca “homogene” kelimesinden dilimize geçme. Buna türdeş malda denir. Belli bir mal türünün aynı veya farklı üreticiler tarafından üretilen tüm birimlerinin tıpa tıp aynı olması. Tam rekabet piyasalarının önemli varsayımlarından birisidir. Oysa gerçek hayatta, genellikle aynı cins bir malın farklı firmalar tarafından üretilen birimleri arasında, kalite, dış görünüş, paketleme, kullanış, vb. yönlerden farklılıklar vardır. Bu farklılıklara dayanarak Monopolcu Rekabet Teorisi geliştirilmiştir.

(Halil Seyidoğlu )


Homo Economicus : Latince kökenli bir kavram olup “ekonomik insan” biçiminde Türkçe’ ye çevrilebilir. Liberal ekonomik sistemin insan davranışları hakkındaki temel varsayımlarından birisidir. Buna göre, homo economicus, insan davranışlarını yönlendiren temel faktörün, kişisel çıkarlar olduğunu kabul eder. Diğer bir değişle, insanlar daima kişisel çıkarları peşinde koşarlar. Kişisel çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışan insanlarda rasyonel hareket etmek zorundadır. Ancak Liberalizmi savunan Klasik ve Neo Klasik iktisatçılar, kişinin çıkarları ile toplumun çıkarları arasında bir çelişki görmemişlerdir. O bakımdan insan, kendi özel çıkarlarının peşinde koşsa da aynı zamanda toplumun refah ve mutluluğuna katkıda bulunacaktır. Dolayısıyla kişisel girişim özgürlüğünün sınırlandırılmaması başlıca ilgi konuları arasındadır.
Ekonomik insan, insanların en az çaba ile en yüksek faydayı hedeflemeleri. Deyim, klasik ekonomistler tarafından kullanılır.(Halil Seyidoğlu)
Hume (David): Tanınmış bir İngiliz filozofu ve iktisatçısıdır. 1711–1776 yılları arasında yaşamıştır. Edinburgh üniversitesine 12 yaşında girmiştir. Uzun yıllar Fransa’da incelemeler yapmıştır. İlk eserleri edebiyat ve felsefe üzerineydi. Metafizik konuları üzerindeki çalışmaları başlangıçta umduğu ilgiyi uyandırmamıştır. Pratik ve nispeten basit konulara dönem ihtiyacı duymuştur.
İktisadi görüşlerini 1752 de çıkarttığı “denemeler” adlı eserinde toplamıştır. Bu denemelerde ticaret, para tedavülü, faiz, dış ticaret ilkeleri, vergiler, kamu borçlarını incelemiştir.

Adam Smit’in rehberi olmuş ve onu etkilemiştir. Jean –Jacques ve Maltus’un babasıyla arkadaşlık kurmuştur.


David Hume’e göre; Para miktarı çoğaldıkça, fiyatlar yükselmektedir. Ancak bütün fiyatlar kumada almışçasına derhal uygun adımla hareket etmektedir. Paranın çoğalmasından pahalılığın başlaması arasında, zaman fasılası vardır. Evvela bir mal ve sonra bir başkası yükselmektedir. Nihayet bütün fiyatlar pahalılığa intibak etmektedir. (Feridun Ergin)






Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət