Ana səhifə

GÖRDÜĞÜn sensiN


Yüklə 14.21 Kb.
tarix22.06.2016
ölçüsü14.21 Kb.
GÖRDÜĞÜN SENSİN

Bundan yedi sene kadar önce bir Ocak ayında, karakışın ortasında, yerde bir adam yatıyor; İstanbul’un kalbinde... İlk gözüme çarpan, kafasından sızan kan gölü ve tabanı delik ayakkabıları… Oysa, o ünlü biri, tuzu kuru olsa gerek… Ama öyle değil işte! “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” derim, yaşamı öğrendiğimden beri… Aklıma ilk gelen, ekonomik sıkıntıları değil tabi ki, yerde yatan adamın. Aklıma ilk gelen, bir cana kıyılmasının verdiği acı, yeryüzünden bir canın, cehalet yüklü bir fanatiklikle yok edilmesi. Ve, o dayanılmaz acıyı çeken anne, baba, eş ve çocuklar, ilk aklıma gelen… Bir insan, bir insana bunu nasıl yapabilir ki? Hem de hiç tanımadığı bir insana… Turan Dursun’a, Bahriye Üçok’a, Abdi İpekçi’ye, Uğur Mumcu’ya, Berkin’e, Ali İsmail’e ve adını sayamadığım sayısız insana nasıl kıyılabilir ki? Ey katil, ey cehalet tutsağı sapkın tetikçi, senin anana, babana, çocuğuna, yapsalar bu işi, ne hissedersin? Gerçi, sende empati yapma becerisi neden olsun ki? Olsa, olabilse zaten yapamazsın ki… Ölümün dayanılmaz acısı yetmezmiş gibi, bir de, belki de, kimselerin bilmediği ekonomik zorluklarını, toplumun gözüne sokan o delik ayakkabı yok mu, insanın içini paralıyor… Sen hiç delik ayakkabıyla gezdin mi? Diyeceksin ki, bugünün şartlarında bir ucuz ayakkabı alacak parası da yokmuydu onun? Elbette vardır, belki ucuz sağlam bir ayakkabı alacak parası… Ama bugün çocuğunun okul ihtiyacı, yarın evinin bir başka ihtiyacı diyerek ve her ay gelecek ay alırım düşüncesiyle, ertelenmiştir büyük olasılıkla… Ama acil ihtiyaçlar hiç bitmediğinden, parçalanana kadar giyilecektir o ayakkabı… Yoksula, yoksulluk bir ölçüde kabul edilebilir gelir de, toplumdaki sosyal statünle ekonomik gelirin arasında uçurum varsa eğer; daha da beter kahreder yoksulluk insanı… Yerde yatan talihsiz biçare adamı gördüğümde, içimden fışkıran acı ve o acıyı simgeleştirenler… Tabanı delik bir ayakkabı, yerde cansız yatan bir baba, bir eş, bir kardeş, bir dost, bir insan… Ben sadece bunları gördüm… Sen ne gördün? Bir Ermeni, aykırı şeyler söyleyen bir Türk düşmanı, ümmete mensup olmayan bir gayrimüslim, daha doğrusu gavur… Senin için böcek bile değil ki, oysa böcek bile bir can taşıyor… Ölmesi, kalbinde en ufak bir sızı bile yaratmıyor değil mi? Sence, dünyadan bir gavur, bir Ermeni, senden olmayan biri eksildi… Sadece bunlar, ölümü hak etmesi için yeterlidir değil mi? İşte tüm bu gördüklerin sensin… Sen gördüklerinin yansımasısın... İçinde merhamet, insan sevgisi, ışık olmayan birisin… Ölüye saygı duymayan, cansız insan bedeninin kimliğine göre sevinip, üzülebilen, kolayca öldürebilen, kolayca lince katılabilen birisin… Evet sen, yerde ölmesi gereken bir ölü görüyorsun ya, işte sen o’sun… Yani, demem odur ki ölüsün aslında...

Ben Berkin ya da İsmail’in görüntülerini gördüğümde; ortalığı yangın yerine çeviren, evlat acısı görürüm… Daha doğru dürüst bir aşk yaşayamadan, yaşama doyamadan giden fidanları görürüm. Sen, komünist görürsün ama komünizmin ne olduğunu bile bilmezsin, sadece kötü bir şey der geçersin. Çünkü, her şeyi süründekiler gibi yorumlarsın… Pardon, yanlış oldu, yorum senin ne haddine, ezberlediklerini yumurtlarsın… Çünkü senin beynin, önünde yürüyenin kıçında gördüklerin kadar evrimleşmiştir ancak… Terörist dersin, dinsiz dersin, alevi dersin de; bir tek insan demezsin… Zaten sürünüze öyle bir belletilmiştir ki, “sadece biz insan, diğerleri hamam böceği” inancı… Oysa, sen bu dünyada bırak hamam böceği olabilmeyi, tek hücreli canlı olmayı bile hak etmiyorsun…

Sanma ki, ben bunları sadece ismini söylediğim canlar için hissederim… Ben senin canının yandığı kişilere de, senden çok yanarım… Çünkü Burak öldüğünde de, Rabia öldüğünde de, içi yanan, parçalanan, kavrulan ana, babayı görürüm. Filistinde ölenlerin acısını, Müslüman olduğu için değil, insan oldukları için ruhumun derinliklerinde hissederim… Neden bu kadar eminim biliyormusun; senden olduğunu varsaydığın insanların ölümüne, senden daha çok üzüleceğime? Çünkü, bir insanın ölümünden zevk alıyorsan eğer, kendinden saydığın insanların ölümüne de, sadece siyaseten üzülebilirsin sen… İçten içe üzülmen mümkün değil… Daha doğduğun andan itibaren, seni siyaseten piyon asker yapmışlar kardeşim… Beyni ve yüreği olmayan bir et yığını… Bir de dersin ki “ben her yaradılanı severim yaratandan ötürü”. Senin yaratandan ötürü sevdiklerin, sadece senden olanlar sanırım… Diğerlerini yaratan, herhalde senin tanrından başka biri olmalı o zaman…

Ben bir mini etek gördüğüm zaman, ya da bikinili güzel bir vücut gördüğüm zaman, hemen cinsellik görmem… Estetik görürüm, yaşama zevki görürüm, güzellik görürüm… Çünkü onlarda, senin beynindeki kötülükleri görürsem eğer; kızımda da, kızkardeşimde de, anamda da onu görmem gerekir... Sen, böyle bir kadında ne görüyorsan o’sun işte!!!

Alevi olmayanlarımızın büyüdüğü, birçok kişinin çocukluk anlarını düşünüyorum da… Ben ki, kısmen çağdaş bir ortam da büyüdüğümü düşünürüm hep… Çocukluğumda fısıldanan o uğursuz söylemler, hala kulaklarımda uğulduyor… Çok özür dileyerek alevi kardeşlerimden, alevi canlarımdan; “Kızılbaş bunlar, komünist bunlar, ana babalarıyla yatar bunlar” gibi iğrenç söylemlerle büyüdük hepimiz… Ne güzel bir yol bulmuşlar… Solculuğu, Aleviliği, halka küfür gibi gelen komünizm ve ensest ilişkiyle birleştir ve bir öcü yarat… Komünizmin anlamını ve felesefesini bir bilseler, herkesden önce komünist olurlar oysa… Bu uğursuz söylemleri yaratanlar kimler? Mahallede saçını okşayan, seni koruyan bıçkın abi, sana şeker veren bakkal amca, kasap amca, ve hatta ne yazık ki anan, baban… O çocuk aklınla, en güvendiğin, en sevdiğin insanlara nasıl inanmayacaksın? Üstelik bu söylemleri bir kere de işitmeyeceksin ki; her gün ilgili ilgisiz her olayda işiteceksin ve beynine kazınacak hepsi… Sonra büyüyeceksin ve özgür düşünceli biri olmayı başarabildiysen eğer, bunlardan kurtulabileceksin… Ve, bunlara artık hiç inanmasan bile, beynine öyle çakılmış olacak ki bu söylemler, bir gün ağzından refleks olarak kaçabilecek bir talihsiz kelime… Çok ünlü bir televizyon sunucusunun, ağzından çıkan tek bir kelimeyle, hayatının nasıl alt, üst olduğunu yaşamıştık yıllar önce…



Eğer yeterince çabalarsan ve özgür düşünceliysen, bir gün gerçekleri görüp, dünyada yalnızca iki tür insan olduğunu fark edeceksin… “İyi insan ve kötü insan”. Gerisi boş ve laf-ı güzaf… Bunu farkettiğinde başlayacak ancak, “humanizm yolculuğu”… O zaman keşfedeceksin, sevginin gücünü ve cennetini… Ama kaç kişi böyle olabilir ki? Çoğumuz, çocukluğumuzdaki o uğursuz fısıltıların etkisinde kalacağız ve yerde yatan ölünün, insanlığından çok kim olduğuyla ilgileneceğiz… Ne kadar acı!!! Sorsan herkes iyilikden, insanlıkdan, erdemden söz eder. Ama bilinçli ya da bilinçşiz, daha bebeklikten çocuğunun kulağına kin ve nefret tohumları eker… En kanlı katilin de, en acımasız mafya liderinin de, en gaddar kumpasçının da, her türlü gıybeti yapanın da, ağzından düşmez sevgi sözcüğü… Ve, gerçekten vardır, bencilce çok sevdiği insanlar da onların… Ama o sevgi, bildiğimiz sevgiden farklı olarak, yalnızca kendine ait olanı sevmektir… Diğer, herkese acımasızlığını önleyecek bir sevgi değildir o… Tıpkı, tüm dinlerin veya mezheplerin, kendinden olanı sevip diğerlerine acımasız olması gibi…

Yıllarca sporoloji adı altında yaptığım proğramlarda da, tüm spor yazılarımda da, “sevgisiz ve sporsuz kalmayın” diyerek yaptım finali… Çünkü, kendimi bildim bileli sevginin gücüne inandım hep… Ama sözle değil, gerçekten yüreğimde ve beynimde hissederek!!! Ama sevgisiz kalmamanın, o kadar da kolay olmadığının farkındayım… O yüzden de, “bir gün sevgi dolu bir insanlık yolculuğuna katılmak istersen eğer; doğduğun andan itibaren kulağına fısıldanan dogmalardan kurtulabilirsen, karşına çıkan olaylarda önce insanı görebilirsen, o zaman gel kardeşim”... Ne olursan ol, gelme kardeşim, insan olduğun gün gel!!!


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət