Ana səhifə

GÖNÜlden esiNTİler: (6) peygamber (6) hz. Muhammed rasûLÜllah


Yüklə 1.36 Mb.
səhifə1/17
tarix15.06.2016
ölçüsü1.36 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17


GÖNÜLDEN ESİNTİLER:


(6) PEYGAMBER (6)


HZ. MUHAMMED RASÛLÜLLAH (s.a.v.)
NECDET ARDIÇ

İRFAN SOFRASI

NECDET ARDIÇ

TASAVVUF SERİSİ (61)
İçindekiler:…………………………………………….sayfa no:

Muhammed (s.a.v) efendimizin, bazı isimlerinden küçük bir şiir……………………………………………………………………………….(3)

Ön söz………………………………………………………………………………(5)

Altı peygamber, altıncı bölüm, altıncı kitap. Hz. Muhammed rasûlüllah, (s.a.v.)…………………………………………………(10)

(13) ve Hakikat-i İlâhiyye “sekizinci bölüm” MUHAMMED (a.s.) ve (13) ün bağlantıları....................................(13)

HAMD seçilmişliğinden sonra gelelim diğer bazı seçilmişliklerine……………………………………………………………………………….(18)

33/56. “Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri”………….(22)

(İnne’s safa ve’l merve’te min şeairillâh)……………………..(29)

(Allahu Nûrussemavâti vel ard)…………………………………….(30)

(Lâ tahzen innellahe meanâ) “mahzun olma gerçekten Allah bizimle beraberdir.”………………………………………………….(36)

(Festakim kemâ ümirte)………………………………………………..(41)

(Elhamdülillâhi Rabb’il alemîn)………………………………………(45)

Hikmeti Ferdiyye…………………………………………………………….(46)

“Ey iş adamı sırrı Hakk-ı sana açıkça söyliyeyim ki!......(49)

“Bi’l cümle tayyünatın evvelidir”…………………………………..(52)

Fusûs’l-Hikem cilt 4 sayfa 318 den devamı…………………..(56)

O nun nur-ı pakinden dikilen bayrağın birisi “Âlem”dir..(59)

Nübüvvet (s.a.v.) Efendimizin vücûd-ı şerifleriyle hatmo-lunduğu gibi……………………………………………………………………(61)

İşte bu sebeple emr-i vücud O nunla başladı ve O nunla hatm olundu……………………………………………………………………(67)

Füsûsu’l Hikem cilt 4 sayfa 320……………………………………..(71)

İşte bu sebeble Hakikat-i Muhammediyye hikmet-i ferdiyye ile tavsif/vasıf olundu…………………………………………………….(81)

Hikmet-i ferdiyye. Dördüncü sohbet……………………………..(86)

Efendimizin (s.a.v.) rabbine ilk delil olması………………….(91)

Allah’ın kitabı Allah’a aittir. Ve ona göredir…………………..(97)

“Cevâmi’u’l kelim” verilmiş oldu.……………………………………(99)

Musâfaha………………………………………………………………………(103)

“Selâmlaşma/musafaha/tokalaşma” ile “biat”…………….(107)

Peygamberimizin (s.a.v.) Muhammed ismi ve merhaleleri……………………………………………………………………………………(109)

Lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm azîz”……………….(116)
1

Kûr’ân’ın hakîkâtleri nelerdir?..................................(122)

Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz……………………………….(124)

Fahri âlem Efendimize………………………………………………….(126)

Risâlet Makamının fiziken doğuşu……………………………….(127)

Muhammed âlem rü’yası’nın tâbiridir………………………….(137)

Efendimizin başka insanlarda olmayan on özel ği………(139)

Kevser Sûresi……………………………………………………………….(139)

On birinci bölüm “Tevhid-i zat”……………………………………(155)

On ikinci bölüm “İnsân-ı Kâmil”…………………………………..(159)

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”…..(164)

Kelime-i Tevhid kitâbımızın, “İnsân-ı kâmil” bölümünün bir kısmı …………………………………………………………………………….(168)

İnsân-ı Kâmil ……………………………………………………………….(169)

(1) Umumi seyr…………………………………………………………….(171)

(2) Bireysel seyr……………………………………………………………(172)

(3) Senelik seyr…………………………………………………………….(172)

(4) Günlük seyr…………………………………………………………….(173)

(5) Nefes seyri………………………………………………………………(173)

(6) Anlık seyr………………………………………………………………..(173)

Şimdi; mühim bir mevzua daha dikkat çekmek istiyorum…...................................................................(174)

“İnsân taşıdığı yükü bir bilebilseydi”?.......................(176)

Efendimiz hakkında Kûr’ân-ı Kerîm’de mevcût diğer Âyet-i Kerîmeler ile yolumuza devam edelim:……………………….(182)

Yâ sîn…………………………………………………………………………….(194)

“Sekîne”………………………………………………………………………..(208)

“Muhammedun resûlüllah”……………………………………………(216)

(Elestü bi rabbiküm, kalû belâ)……………………………………(219)

Bu âlem bir şecerdir, gayrılar yaprak………………………….(220)

Not: (2009) Umrede yazılan ikinci bölüm……………………(229)

Kûr’ân-ı Kerîm………………………………………………………………(251)

Kûr’ân-ı Kerîm’in özellikleri:………………………………………..(256)

Bu huruf-ı mukataalar………………………………………………….(261)

Daha evvelce çıkan kitaplarımız………………………………….(279)

2

Muhammed (s.a.v) efendimizin,

bazı isimlerinden küçük bir şiir.

Doğdu beş yüz yetmiş bir de onüç.


Âlemlere müjdelendi bu güç.

Varlığı oldu her şeye övünç.


Evvel yetim sonra öksüz Muhammed (s.a.v.)
Abdülmuttalip aldı yanına.

Muhabbetle, bastı hep bağrına.

Her zaman üstündü akranına.

Hacerü’l Esved’i koydu yerine, Emin Muhammed. (s.a.v.)

Hira başladı şereflenmeye.

Değiyordu hep gidip gelmeye.

Rabb’ından çok ilimler almaya.

Nihayet, Cibrilden geldi Ikra’ Muhammed. (s.a.v.)


Rabbı dedi ki; kalk, ey bürünen. (müddessir)

Bütün âlemde benim görünen.

Varlığında aşikâr bilinen.

Elbiseni temiz tut ya müddessir Muhammed, (s.a.v.)

Zemmedilmeye başlandı hemen. (zem edilmek)

Çoğaldı onu yakıynen seven. (küçük düşürülmek)

Günler geçerken verdi hep güven.

Gayret eyledi yılmadı müzzemmil Muhammed. (s.a.v.)

Tahakkuk etti hüviyyetiyle.

Zuhur etti Mûsâ kemâliyle.

Sardı âlemi muhabbetiyle

Bir ismi de Tâ-Hâ Muhammed. (s.a.v.)

“Sin”i İnsân’a eyledi rumuz.(işaret, sembol)

Böylece tam oldu huzurumuz.

Sevindik hep kızımız, oğlumuz.

Ümmetine misâl oldu Yâ-Sîn Muhammed. (s.a.v.)


3

Zatın zuhuru oldu tamam.



İşte bu, ümmete gerçek bayram.

Oldu vahy, gönüllerde imam.

Onun ahlâkı hep Kûr’ân Muhammed. (s.a.v.)
Makam-ı Mahmud’dan al haberi.

Kalk iyi değerlendir bu yeri.

Terketme Hakk’a seyr-ü seferi.

Bak gör bir ismi de Mahmud Muhammed. (s.a.v.)

Başladı Peygamberlik oyunu.

Çevresi seviyordu huyunu.

Yücelttikçe yüceltti soyunu.

Böylece oldu Hazreti Muhammed. (s.a.v.)

Görüşünü arttır biraz daha.

Çok geniştir âlemdeki saha.

Gir gönüle bakma sola, sağa.

Bütün âlemlerin zuhuru, Hakikat-i Muhammed. (s.a.v.)

İnsân âlemde Hakk’ın aynası. Belki mubalâğa, görünen aynısı.

Bu Hakk’ın zatına hep çağrısı.

Bütün âlemde İnsân-ı Kâmil Muhammed. (s.a.v.)
(13)

Ahad’ın sırrı belirdi onda..

Ahad “onüç”tür, bilindi burda

Kalmadı hiç bir perde ortada. Ahad bir mim ile oldu, Ahmed Muhammed. (s.a.v.)

-------------------

4

ÖNSÖZ



BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM:

Sayın okuyucum, “İRFAN MEKTEBİ” kitabımızda özet olarak, bir Hakk yolcusunun aslına varabilmesi için, geçirebileceği bazı hususları açıklamaya gayret etmiştik. Bu mertebelerin daha iyi anlaşılabilmesi için, Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen bu peygamber’lerin özetle dahi olsa kısa kısa hayat hikâyelerinin bilinmesinin kendimizi tanıma yolunda büyük yararları olacağı açıktır.

Her bir peygamber’in hayat hikâyesi, yaşadığı mertebenin devrinin özelliklerini ve geçişlerini kendi hayatlarından misallerle bizlere açıklamaktadır.

Konumuza mevzu olanlar, Âdem (a.s.) ile birlikte Ulü’l azm (Azamet sahibi) altı Peygamber ki, bunlar; Nûh (a.s.) İbrâhim (a.s.) Mûsa (a.s.) İsâ (a.s.) ve Muhammed (s.a.v.) dir. Bu altı Peygamber’in hayat hikâyelerinin az da olsa bilinmesinden çok büyük yararlar sağlanacağı açıktır.

Bu peygamberlerin her biri insanlık tarihinde kendi düzeyleri itibariyle çığırlar açıp, tefekkür ufuklarımızın genişlemesinde, şekillenmesinde ve Cenâb-ı Hakk’a giden yolculuğumuzda kilometre taşları -dinlenip yeniden daha ileri menzillere varabilmemiz için- kervansaraylar oluşturmuşlardır.

Âdemiyyet= Âlemlerde başlı başına bir inkılâptır.

Böyle bir varlığın yeryüzünde yaşamaya ve Hakikat-i İlâhiyye’ye ayna olmaya ve Hakk ile ünsiyyetin başlaması, zâtî tecelliye mahal ve zuhur yeri olması bakımından ne kadar mühim bir mertebe olduğu aşikârdır.



Nûhiyyet: Beşeriyyetinden kurtulmaya çalışmanın inkılâbıdır.

5

İbrâhîmiyyet: Tevhid-i ef’âl inkılâbıdır.



Mûseviyyet: Tevhid-i esmâ inkılâbıdır.

İseviyyet : Tevhid-i sıfat inkılâbıdır.

Muhammediyyet: Tevhid-i zat inkılâbıdır.

Dünya tefekkür tarihinde kişiler, bu zuhurların getirdiği İlâhi bilgilerle yükselişlerini sürdürmüşlerdir; ancak kendi devrelerinde ve daha sonraki devrelerde bu bilgiler İseviyyet devresi itibariyle bazı beşeri anlayışlarla asıllarından oldukça uzaklaştırılarak özelliklerini kaybetmişlerdir.

İşte Cenâb-ı Hakk habibini, bütün bu bozulan fikir yapılarını tekrar ele alıp yeniden yapılandırarak Kur’ân ve Hadîs ismi altında insanlığın faydasına sunulmak üzere göndermiştir.

Bahsedilen her bir Peygamber sadece kendine ait mertebesini zuhura getirirken Hz. Muhammed (s.a.v.) ise insanlık âlemine üç yeni mertebe daha getirmiştir.

Bunlar:

1.Tevhid-i Zat: Hazret-i Muhammed

2.İnsân-ı Kâmil: Hakikat-i Muhammediyye

3.Hakikat-i Âhadiyyetü’l Ahmediyye:Hakikat-i Ahmediyye’dir. Ayrıca Nûr-ı Muhammdiyye’dir.

Böylece insanlık âlemine bu ilâhi bilgiler, Cenâb-ı Hakk tarafından bildirilmiş ve insanlığa ihsân edilmiştir. Tatbik edenler bu ilâhi yoldan Rabb’larına ulaşma imkânı bulmuş, inkâr edenler ise ebedi hüsranda kalmış olurlar.

Gayemiz peygamberler tarihi yazmak değil, onların geçirmiş oldukları hayat tecrübelerinden yararlanarak, yolumuzu kısaltmak ve bizlere birer numune olan bu zevatın yaşantılarından örnekler ve ilhamlar alarak faydalanma yoluna gitmektir. Cenâb-ı Hakk cümlemizi bu yollardan faydalandırsın.

Siyasî ve zâhirî görüşleri ağır basan bazı kimseler, Mûseviyyet ve İseviyyet mertebelerinden bahsedilirken

6

bunları bugünkü Yahûdîlik ve Hristiyanlık zannederek, bunların methiyeleri yapıldığı zannıyla kendilerinde az da olsa şüphe uyandığını ifade etmektedirler. Hâlbuki bahsedilen hususlar ırkçılık ve milliyyetçilik anlayışıyla oluşan bir bakış değil, mertebeleri itibariyle hakikatlerine bakıştır.



Kur’ân-ı Kerîm’de bu mertebeler övülmekte ve bizlere böylece bildirilmektedir. Bizlerin de kavminin ve milletinin ne yaptıklarını değil, peygamberlerinin ne yaptıklarını ve nasıl yaşadıklarını araştırarak o mertebenin gereği olarak, anlayarak yaşamamız icap etmektedir ki; gerçek yol da budur.

Bugünkü Benî İsrâîl’e bakarak, (isr) in “ma’nâ âlemindeki yürüyüş”ün, hakikatini, yine bugünkü Hristiyanlık âlemine bakarak, “İsâ fenâ fillâh-Rûhullah” hakikatini onlara aittir diye terk etmek herhalde akıllıca bir iş olmasa gerektir.

Bütün bu mertebeler İslâm’ın içinde mevcud olup onun varlığı ile vardır.

Kur’ân-ı Kerîm; Âl-i İmrân Sûresi (3/19) Âyetinde bu husus belirtilmiştir.



İnneddine indellahi’l islâm”

19. Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm’dan ibârettir.

Bu mertebeler hangi isim ile zuhur etmiş olursa olsun İslâm’ın bir mertebesidir, bu mertebeler hakikatleri itibariyle yaşanamazsa gerçek mi’râc hakikati de ortaya çıkmış olamayacaktır.

Şunu çok iyi anlamamız gerekmektedir ki; yeryüzünde “semâvi dinler” diye çoğul olarak bir şey yoktur; çünkü din tektir o da, baştan itibaren İslâm’dır.

Ancak; “semâvi kitaplar” vardır. Bu kitaplar da İslâm’ın o günlerde bildirdiği bilgilerdir. Bu bilgiler de Kur’ân-ı Kerîm ile tamama erdirilmiş ve diğer kitaplarda

7

tahrif edilmiş bilgiler de asılları itibariyle yenilenmiştir.



Böylece daha evvel gelen bilgiler-kitaplar- (nesih) edilmiş “kaldırılmış” sadece hepsini bünyesinde toplayan, zâtî zuhur hakikatlerini bildiren Kur’ân-ı Azîmüşşan ve O’nu getiren Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sözleri (Hadîsleri) bâkî kalıp faaliyet sahasına açılmıştır.

Bu hâli dileyen kabul, dileyen reddeder; dileyen tatbik ve takip eder, dileyen de tatbik etmeyip inkâr eder. Kim ne yaparsa neticesi de kendisinde fiiline göre zuhur eder.

İnsânlık tefekkürü ve yaşantısı yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’inde bildirmesiyle (Halife-Âdem) isminde bir varlığın oluşumuyla başlamaktadır.

Demek ki; bizim de yeryüzü (arzımız) olan bu vücûd iklimimizin de iyice anlaşılabilmesi ve kendimizi daha iyi anlayabilmemiz için Âdemiyyet mertebesi ilminden başlayarak diğer mertebelerin de ilimlerini öğrenmeye çalışarak Tevhid hakikatlerine doğru yola çıkmamız gerekecektir ki; Kur’ân-ı Âzîmüşşan’da belirtilen seyr’e uygun bir seyr yapma yolumuz açılmış olsun.

İşte sevgili kardeşim, bu hakikatin, yani (gerçek bir seyr)in bilinmesi ve yaşanması için, Âdemiyyet mertebesinden başlanması zorunluluğu olmaktadır ki; seyr’e ilk baştan başlayıp ileriye doğru yolumuz açılmaya başlamış olsun.

Şimdi hep birlikte, evvelâ Âdemiyyet hakikatlerini değişik mertebelerden inceleyerek yolculuk hazırlıklarımızı yapmaya başlayalım. Daha sonra da, Nûhiyyet, İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet, İseviyyet hakikatleri ile kendimizi tanımaya çalışalım. Burada da, “Muhammediyyet” (s.a.v.) hakikatlerinden bahsetmeye çalışalım. Cenâb-ı Hakk’ın izni ile bu Altı Peygamber seyrimizi de sürdürmeye devam edelim. Gayret bizden muvaffakiyyet Hakk’tandır.



Sevgili okuyucum, bu kitabın yazılışında, düzenlenişinde, basılışında, bastırılışında, tüm oluşumunda emeği ve hizmeti geçenleri saygı ile yad et, geçmişlerine de hayır

8

dua et, ALLAH (c.c.) gönlünde feyz kapıları açsın.



Yarabbi; bu kitaptan meydana gelecek manevi hasılayı, evvelâ âcizane, efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.)’in ve Ehl-i Beyt Hazaratı’nın rûhlarına, Altı Peygamber Hazaratı’nın ruhlarına ve onların varislerinin de rûhlarına, kendi anne ve babamın da, eşimin de anne babasının, büyükanne ve büyükbabasının rûhlarına hediye eyledim kabul eyle, haberdar eyle, ya Rabbi.

Muhterem okuyucularım; yine bu kitabı da okumaya başlarken, nefs’in hevasından, zan ve hayalden, gafletten soyunmaya çalışarak, saf bir gönül ve Besmele ile okumaya başlamanızı tavsiye edeceğim. Çünkü kafamız ve gönlümüz, vehim ve hayalin tesiri altında iken gerçek mânâda bu ve benzeri kitaplardan yararlanmamız mümkün olamayacaktır.

Gayret bizden muvaffakiyet Hakk’tandır.

NOT= Bu bölüm evvelki kitaptan ilgisi dolayısıyla kısmen nakledilmiştir.

(02.08.2013)

Necdet Ardıç Terzi Baba Tekirdağ

-------------------

9

ALTI PEYGAMBER

ALTINCI BÖLÜM

ALTINCI KİTAP

Hz. MUHAMMED RASÛLÜLLAH, (s.a.v.)

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRÂHÎM:

Muhterem okuyucularım ve Hakk taliplisi kardeşlerim, şimdi hep birlikte ufkumuzu geniş tutarak yeni bir tefekkür yolculuğunda seyre çıkmaya gayret edelim. Bu yolculuğu-muzun iskelesi “Muhammediyyet”, vasıtası, ‘Levhalar ve çiviler’ ile yapılmış,Beden gemimiz”, kaptanı da Hakikat-i Muhammediyyeye uyum sağlamaya çalışan “Aklımızdır. Oradan aldığımız yol haritası ile inşallah diğer lîmanlara (mertebelere) da uğrayarak emniyyetli bir yolculuk ile İlâhî hedefimize bir menzil daha ulaşmaya çalışacağız.

Bu oluşum yeni bir bilinçlenme ve şuurlanma’dır. Bu (Muhammediyyet) “Tevhîd” bilinç ve şuuru ile hayata ve kendimize şartlanılmış, dar kalıplar içerisinde bakmaktan kurtulup, çok geniş bir sahada meselelere eğilerek, o yönde yaşamaya gayret etmemiz olacaktır.

Cenâb-ı Hakk gerçekten çok ihtiyacımız olan, gerçek gayreti, ufuk genişliğini, gönül muhabbetini, akıl kabiliyetlerini her birerlerimize vermiş olsun.

Âlemde “Meratib-i İlâhi” (İlâhi mertebeler) vardır. Her mevzû, her mertebede değişik özellikler ifade etmekte-dirler. Hâl böyle olunca “Muhammediyyet” mertebesinin dahi “Şeriat, tarikat, hakikat ve marifet” mertebelerinden izahları vardır ve hepsi de kendi düzeylerinde geçerlidir. Biz de yeri geldikçe bütün bu mertebelerin ışığında mevzularımızın izahlarına çalışmaya gayret edeceğiz.

Muhammediyyet” mertebesi, Hazret-i Ahadiy-yet’in “yeryüzünde” (Hazret-i Şehadet’te) nokta zu-

10

huru “Hz. Muhammed habibullah” ismiyle Muhamme-diyyet mertebesinden görünmeye başlamasıdır, diyebiliriz.

Dünya tefekkür tarihinin yapı taşlarının başında gelenlerinden başlıcası olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayatına ve seyrine (6-Peygamber-6) dizisi içerisinde bakmaya başlayalım. Cenâb-ı Hakk bu yolculuğumuzda da bizlere gerekli olan anlayış ve idraklerimizi nasip etsin. Zira bu tür hayat hikâyeleri sadece geçmişte yaşanmış ve geçmişte kalmış hâdiseler değil, dünyaya yeni gelmiş kimselerin de kendi yaşantılarına göre kendi bünyeleri içinde eğitimini alarak yaşamaları gerekli hayat bölümleri/hikâyeleridir.

Genel olarak İnsânlık tarihinin geçirdiği hayat evrelerini bir “sâlik/yol ehli” nin de kendi bünyesinde geçirmesi gerekmektedir. (Ne var âlemde o var Âdem’de) hükmü ile her birerlerimizde de buMuhammediyyet” mertebesi bünyemizde mevcuttur, ancak onu ortaya çıkarmak için bir çaba ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

Eğer bu hayat hikâyesini geçmişte yaşayan bir kimsenin hayat hikâyesidir, diyerek tarihe havale edersek buradan bizim payımıza düşen şey sadece onun bir hatırası olmuş olur. Eğer bu hâdiseyi kendi bünyemize kısmen de olsa aktarabilirsek o zaman bu hikâye, bizim o devremizdeki bize ait malımız olan bir hikâye olur ve biz nakledicisi değil sahibi oluruz. Bir şeye sahip olmak başkadır, emanetçilik başkadır. Cenâb-ı Hakk elimizde olan değerlerin sahipleri olmamızı nasip etsin emanetçisi değil. Biz tekrar yolumuza devam edelim.

-------------------

Kur’ân-ı Kerîm Âl-i İmrân Sûresi (3/33) Âyetinde:

-------------------





11

(İnnellahestafa Âdeme ve Nûhan ve âle İbrâhîme ve âl-i İmrâne ale’l âlemîn.)

Mealen: 33. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Âdem'i, Nûh'u, İbrâhim'in sülâlesini ve Ümran’ın hanedanını âlemler üzerine seçkin kıldı.

-------------------

Daha evvelce de ifade ettiğimiz gibi bu Âyet-i Kerîme gerçekten büyük mânâları ifade etmektedir, en mühimi ise Hakk’ ve Mi’râc yolundaki mertebelerin öncüleri, bildirilen kişilerdir, ancak sadece onlara has değildir, seyrü sülûk yo- lunda olan bir kimsenin bu mertebelerden geçmesi lâzımdır.

Kişi bu mertebelerin hangisine ulaşırsa o mertebenin ma’nâsını kendinde bulduğunda, o süreçte, o ismin ma’nâsı kapsamına girdiğinden bâtında kendisi o ismi taşımış olur.

Ancak, bu mertebelerin ilk uygulayıp yaşayanları âlem şumul, diğerleri ise bireysel şumuldür, yani sadece kendilerini ilgilendirir.

Bu mertebedelerde bahsedilen seçilmişlişin en üstü, Âl-i İmrân yani ‘Îseviyyet’lik’tir. Ve seyr-i sülûk’daki sırası (10) hazarat-ı hamse’deki sırası (3) tür.

Daha evvelce de belirttiğimiz gibi:

Âl-i İmrân ikidir. Birincisi, Hz. Mûsâ ve Hârun’un babaları olan, (İmrân İbn-i Yashur), ikincisi de Hz. İsâ’nın annesinin babası, (İmrân İbn-i Matan)’dır.

Yeryüzünde zuhur sırasına göre, ma’nevi yönden en şöhretli üç aile vardır, bunlar:



Âl-i İbrâhîm. Hz. İbrâhîm’in ailesi.

Âl-i İmrân. Hz. Mûsâ ve İsâ aileleri.

Âl-i Muhammed. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ailele- ri’dir.

Bu aileye “Ehl-i Beyt” denmektedir. Hz. Âli Efendimizin neslinden “Seyyitler ve Şerif” ler olarak kıyamete

kadar 12

devam edecektir. Şimdi burada dikkat çeken bir konu vardır.

Âl-i İmrân Sûresi (3/33) Âyetinde:”

Seçilmiş” olarak bahsedilen kişilerin ve ailelerin arasında neden Hz. Muhammed (s.a.v.)’in kendisi ve ailesi yoktur? diye bir soru olursa ki! Normaldir sorulabilir. Buna karşılık denir ki; o bahsedilenler “Halkıyyet” üzere olan seçilenlerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimiz ve ailesi ise “Hakkıyyet” üzere, hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek şekilde, kendine has özel bir yoldan seçilenlerdir. “Kevser” Sûresi ve diğer haberler, bu hususu teyid etmektedirler. Bu mevzu hakkında aşağıdaki bölümlerde bilgiler gelecektir.

-------------------

Bu özet bilgilerden sonra yolumuza (13 ve Hakikat-i İlâhiyye) isimli kıtabımızın sekizinci bölümünden alıntılarla devam edelim.

-------------------


(13) ve hakikat-i İlâhiyye “Sekizinci bölüm”

MUHAMMED (a.s.) ve (13) ün bağlantıları:

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHİYM:

Aslında, özetler halinde buraya kadar ifade edilmeye çalışılan hususların hepsi Hz. Muhammed ismiyle bildirilen.



Mefhar-i Mevcudat: Mevcudat’ın iftihar ettiği:

Ekmelü’t Tahiyyat: En kemalli tahiyyatta oturan

(Mi’rac:)

Hatemü’l Enbiya: Peygamberlerin sonuncusu.

Nûrû’l Asfiya: Asfıya- Kâmillerin Nûr’u

13

Bahr-ı Safa: Safa denizi / deryası:



Habîb-i Hüda: Hüda’nın dostu / sevgilisi:

Muhammedüni’l Mustafa: Çok övülmüş ve seçilmiş.

Sallâllahu aleyhi vesellem: Efendimiz olan zuhur-ı İlâhî mertebe’lerinin bağlantıları hakkında ve onun yüceliğindedir.

Bu bölümde ise O’na ait özel seçilmişliğinde ve O’nun yüce şahsında ortaya çıkan İlâhî hakikatleri özet olarak incelemeye çalışacağız. Daha evvelki sohbet ve yazılarımızda ve salât kitabımızda “Hamd” ın kevniyyet yani varoluş itibariyle bakıldığında (sekiz) mertebesi olduğunu beyan etmiştik. Burada ise İlâhî ma’nâ’da olan yönünü anlatmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi Hz. Rasûlüllah’ın isimlerinin kaynak kökü “HAMD”dır. “Ahmed/Mahmud/Muhammed” gibi, daha birçok isimleri var ise’de en çok kullanılan isimleri bunlardır ve en güzel bir şekilde bunlarla ifade edilmektedir.

( ) “Ha” ( ) “Mim” ( ) “Dal” sembol harflerinden meydana gelen bu muhteşem mânâ’da “Ha” Hakikat-i Ahad’ı “Mim” Hakikat-i Muhammediyye’yi “Dal” ise bütün bunlara (delil) delil-i İlâhî olduğunu ifade etmektedir.



Ahad/Ahmed/Mahmud/Muhammed. Bu kelimele-rin ifade ettiği ma’nâ’lar sadece yazıda ve zihinde birer şekil ve kelime değil, hakikatleri itibariyle birbirleriyle kaynaşma halinde ve her mertebe’de birbirlerine ayna olan, bütün âlemi kaplamış bulunan mâ’nâ’lar deryasıdır.

Zat-ı Mutlak, a’mâ’iyyet’te kendi âleminde, gizli hazi- ne’de, gaybların gaybında iken bilinmekliğini istedi ve bu halden ilk tecellisi, zâtından zâtına oldu. Buna da “Ahad” Ahadiyyet, Yani “teklik” tecellisi dendi.

Ancak bu “teklik tecellisi” beşeri ma’nâ’da anlaşılan sayısal ma’nâ’da bir teklik değil, bölünmez bir bütünlüğün tekliği idi. Sadece ilmî bir şuurlanma idi. Burada kendi tek

14

liğinde, iki özelliği (İnniyyet’i ve Hüviyyet‘i) ile belirdi.



İşte bu ilk kendinden kendine olan belirginliği “Ahad” (1+8+4=13) sayısal mânâsını oluşturdu. Tabî ki, aslında bâtınında olan bu hakikat diğer mertebelerin zuhurundan sonra idrâki mümkün oldu. Nasıl ki, “Ahad” kendi varlığında kendisi ile idi, işte o mertebe’de mânâ değer ifadesi (Ahad), sayısal değer ifadesi ise (13) idi.

Daha evvelcede belirttiğimiz gibi nasıl ki, elif (13) olarak bütün harflerin varlığına işlemiş olarak onlara nüfuz ettiği gibi (Ahad) da bütün varlığın özüne işlemiş onlara nüfuz ederek varlık sebebleri olduğu gibi, (13) sayısal değeri de bütün mânevi değerlerin kaynak varlık değeri olmuştur.

Bu da Hakikat-i Muhammedî yoluyla tesirini bütün âlemlere (14) Nûr-ı Muhammedî yönüyle ulaştırmıştır.

Ahad olan O İlâhi Zât, gönlüne bir () (mim) yer-leştirdi, zuhur ismine () (Ahmed) dedi ve (Ahad)ı Ahmed ile gizledi. Ahmed’i “Mahmud” ile Mahmud’u “Hamd” ile Hamd’ı da “Muhammed” ile gizledi ve aynı şekilde bunları da yine, “Muhammed” ile açığa çıkardı ve bütün bunları (Mustafa) ile seçti. İşte gerçek seçilmişlik budur ve bunun altı ve üstü olmadığından tek seçilmişliktir ve bu yüzden yukarıda bahsesedilen seçilmişlik sırasına girmez.

Ona baktığında ister Ahad de, ister Ahmed de, ister Mahmud de, ister Hamd de, ister Muhammed de, ister Mustafa de, hangi ismi söylersen söyle eğer biraz irfaniyetin var ise aynı zamanda bunların hepsini de söylemiş ve bu mâ’nâları idrâk ederek yaşamış ve onu her mertebesinden seçmiş olursun.

İlâhî olan Zât-ı Ahadiyyet gönlüne O (mim)’i yerleş- tirince yani Ahmed olunca daha evvelce Ahad’da bulunan

15

()() (ha) ve (dal) ın arasına giren () (mim) ile bu def’a (elif) i ilâve etmeden okunduğunda () “hamd” oldu. İşte (hamd)’ın gerçek İlâhi kaynak mertebesi burasıdır.



Ahad “Mim” siz okunduğu zaman “Ahad” tır. (Mim)’li okunduğu zaman, Ahmed’dir, “Elif” siz okunduğu zaman da “Hamd” tır. İşte görüldüğü gibi, “Ahad-Ahmed- Hamd, hep aynı haldir.

İşte bu anlayış, öncelik ve idrâkiyle meseleye baktığımızda (Hamd) ın, sadece bir kelime ve dilde söylenen tekerleme değil, bütün âlemleri kuşatan ve “Ahad”ı öven müthiş bir yaşam sistemi olduğunu anlarız. Bundan hiçbir varlığın kendini istisna- ayıramıyacağını ve özünde var olan ve kendinin varoluş sebebi olan (Hamd)’ı kendi mertebesinden olabildiğince, daha evvelce bildirilen (Hamd)’ın (8) mertebesinden biriyle mutlak yapması gerekmektedir. Tâki; onda (Hakk) hamd ede. İşte bu (Hamd) o’nun varlık sebebidir. Varlık sebebini anmamak ise vefasızlıktır.



Ahad gönlüne koyduğu ve kucakladığı () (Mim)’ine (Habib) dedi ki, sayılarını tek tek toplarsak (8+2+1+2= 13) tür. Ahad olan (13) yine (13) ve mim o dahi (13) olan Habib’ i nde bütün İlâhi muhabbetini toplamış ve ondan zuhur ettirmiştir. İşte bu yüzden de âlemlere rahmet Peygamberi olarak gönderilmiştir.

Levlâke levlâk lemâ halâktül eflâk” yani “eğer sen olmasaydın, olmasaydın, bu âlemleri halk etmezdim.”

Diyen Zât-ı Ahadiyye işte bu hitabını (13)’ten (13)’e yani gönlünde / kucağında, zuhura getirdiği (Mim)’i Muhammediyye’ye yapmıştır ve bütün âlemlere bu (Mim)’i Muhammedî’nin ve (Hamd) hakikati’nin oluşumu (Hakikat-i Muhammedî) tabiriyle ifade edilmiştir.

Ey güzel kardeşim: Mekke’li ve Medine’li Muhammedi sadece bir beşer şeklinde ve öyle algılarsan çok iyi bilesin

16

ki; O’nu hiç mi hiç tanımamışsın demektir. Sana da rahmet olan o İlâhî ma’nây-ı-Muhammed’i (s.a.v.) bu dünyadan gitmeden çok iyi anlamaya çalış, çalış da! O yüceliğin hakikatine hayran ve beşeri hamdından aciz kalıpta O’na teslim ol ki; gerçek Hamd-ı O’nun yaptığnı ve O’nun zâtında yapıldığını müşahede ile idrak edebilesin.



İşte bütün bunlar, ayrıca Hamd’ın hakikatleridir. Hamd’ı ancak Allah (c.c.) yapar. (Elhamdü lillâhi) “Hamd Allah’a mahsustur.” () (Lillâhi) sayısal değeri (30+30+30+4=94) tür. Toplarsak, (9+4=13) eder ki; (13) hakikatinin (13) hakikatine olan (Hamd’ı) yani övgüsüdür.

İşte bütün bu âlemlerde ortaya çıkan sevgi muhabbet ve İlâhi oluşumlar, övgüye ve övülmeye lâyık olduğundan bu âlemlerin en doyurucu iki aslî güzelliği (sevgi ve öv-gü) olduğundan, ayrıca da mânâ ve yaşam kaynağı olduklarından bütün mükevvenâtı, yani âlemleri kaplamışlardır.

İşte bu iki kelimeye beşeri anlamda dar çerçeveleri içerisinde değil de, İlâhî mânâ da geniş ve gerçek ifadeleriyle baktığımızda bizler de, o geniş ufuklarda seyrimizi sürdürmeye başlamış oluruz demektir. İnşeallah:

Görüldüğü gibi Hamd ve Muhabbet bu iki ilâhi kelime Muhammed ismi olarak birleştirilmiş ve âlem-i ecsama yani cisimler âlemine gönderilmiştir. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi. (Enbiya 21/107) Meâlen: “Biz seni göndermedik; ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diye ifade edilmiştir.

Sûre ve Âyet sayı değerleri (21+107=128) di. Top-larsak (1+2+8=11) zâhir zuhur mahalli olan Hz. Muhammed’ dir. Her sevgi, özlem ve şiddetli isteğin başında (Ahhh) vardır. O’nun arkasında, bâtının da gizli duran devamı ise (medd) dir. Medd’in lügat mânâsı ise “uzatma, çıkma, yayma ve döşeme dir.” Medd ile Ahhh….birleşince, Ahhh…med olur ki; Ahad’ın muhabbetinin bütün âlemlere medd ile yayılması ve döşenmesidir ki, Hakikat-i Muham

17

medî dir. “Med” hecesine Hakikat-i Muhammedînin () (Ha) sını eklediğimizde (Medh) olur ki, (Hamd) övgü ve övme’dir.



İşte bütün bu hakikatleri itibariyle gerçek mânâdaki (Hamd) “övgü”yü ancak Allah (c.c.) yapar. Kullar ise kendi merteblerinden bu (hamd)’ı takliden yaparlar ki; o mertebeleri itibariyle bu oluşum da yerli yerincedir.

Elhamdü lillâhi Rabbil âlemiyn”

Her iki âlemin de aslı ve özü budur ve (Ahad) ın (Ah…….med……teki dayanılmaz İlâhi zuhuru muhabbeti ve câzibesidir. İşte bütün bunlar seçilmiş yani (Mustafa) olmuş oldu.

HAMD seçilmişliğinden sonra gelelim diğer bazı seçilmişliklerine.

Daha evvelki bölümlerin başlarında seçilmişliği bildiren (3/33) Âyetinde Âdem, Nûh, İbrâhiym, (Âl-i İmrân) Mûsâ ve Îsâ (a.s.) lar bildirilmiş, Hz. Muhammed hakkında ayrı bir çok âyet bu seçilmişliği çok özel olarak bildirmektedir.

Diğer seçilmişlikler (İnnelahestafa) “Allah seçti” diye sıfat mertebesinden zuhur ederken, burada ise!..seçilmişlik zat mertebesinden bildirilmektedir.

Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi (42/52) Âyetinde:










(Ve kezalike evhaynâ ileyke Rûhan min emrinâ mâ künte tedrî malkitabü velâ iymânü velâkin cealnâhü Nûran nehdî bihî men neşau min ibadinâ ve inneke le

18

tehdî ilâ sıratin mütakıym.)

42/52: (Ey Rasûlüm)”işte sana da böyle emrimizden bir rûh (Kûr’ân) vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir ve lâkin biz onu bir nûr ca’l ettik; kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin.”

Emrimizden bir Rûh” ”(Kûr’ân) vahyettik.”

Zâtî kaynaklı olan bu âyet-i kerîme’de Cenâb-ı Allah (c.c.) çok büyük hakikatleri bildirmektedir.

Emrimizden bir Rûh;” burada bahsedilen “Rûh” zâtî olan “Rûh’ul A’zam”dır ki; Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’a aracısız nefh edilmiştir.

Kendisinden evvel gelen hiçbir Nebi’ye bu Ruhtan nefh edilmemiştir. Oraya ulaşmak çok zordur, ancak onun varislerine yol vardır, diğer mertebelerden oraya ulaşılamaz, ta ki Muhammedî oluncaya kadar.

Emrimizden” buyurulması; Bu emir “kün” dür, zât-ı İlâhi bir şeyin olmasını murad ederse ona “kün” (ol) der, “feyekünü” (o da hemen olur.) Çünkü orada oluşacak kabiliyyet vardır.

-------------------

Not=Bu hususta ileride bilgi gelecektir.

-------------------

Bu oluş bütün âlemlerde geçerlidir ve her âlemde ayrı bir hükümle oluşur. Burada oluşan hâli Cenâb-ı Hakk “biz” lâfzıyla zâtına vermiştir. Bu da yukarıda bahsedildiği gibi “Rûh’ul A’zam” dır. O nun ilmî yönden hayat veren bü-tün mertebelere muhit tecellisi, zât olan Kûr’ân’ dır.

Kûr’ân-ı Kerîm de bulunan bu ve benzeri zâtî âyetleri Cenâb-ı Hakk’ın bizzat kendisi “Rûh’ul A’zam” mertebe-sinden; sıfatî, esmâî ve ef’âlî âyetleri ise, “Rûh’ul Kuds” mertebesinden, Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla nefh ile vahy etmiştir ki, bu dahi Sıfatî tecellisi ve zuhurudur.

19

Bütün bunları ise, Hz. Rasûlullah (s.a.v.) ümmetine, lisân-ı Muhammedî’den hiç eksiksiz nefh etmiştir.

Bu oluşum:

Sahâbîlerden-----tabiin’e,

Onlardan -----tebe-i tabiine

ve onlardan bu günlere kadar gelen varisleri tarafından yeni gelenlere nefh edilerek devam etmektedir.

Bir nûr ca’l ettik (kıldık) “Nûr” esmâ mertebesidir. Varlıkların belirlendiği ve kimlik kazandıkları yerdir.

Bu bilim de Kûr’ân-ı Kerîm’de bildirilmiştir.

Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz.”

Bazı kullarımız’da “Hâdi” ismini zuhura getireceğiz.



Sen doğru yola hidayetleyen (rehberlik) edensin.

Bu doğru yol evvelâ “Sırat-ı Müstakim,” daha sonra da “Sıratullah” tır.

Bu da “isra” ve “mi’râc” tır, ki Allah’ın (c.c.) yolu “ef’âlin”den, “zâtına”dır.

Göklerde ve yerde olan mutlaka O’nundur,” O’ndan zuhur ettiğinden yine “Her şey O’na seyrede-cek, O’na dönecektir.”



Zat-ı ilâhi Rûh, nûr ve madde mertebesiyle zuhur-dadır. Bunlardan “Nûr” ve “Rûh” unu tekrar geri, yani kendisine çektiğinde âlemlerden eser kalmayacaktır.

Yukarıda da belirtildiği gibi burada seçilmişlik okadar özel olarak ifade edilmiş ki; diğerleri ile kıyas kabul etmez, çünkü Cenâb-ı Hakk bizâtihi bu seçilmişliği kendi zâtıyla özel olarak yapmıştır.



Şimdi gelelim diğer seçilmişliklerine.

Kûr’ân-ı Kerîm Enbiya Sûresi (21/107) Âyetinde:

20




(Vema erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn.)

21/107.” Ve biz seni (göndermedik,) ancak, bütün âlemlere bir rahmet olmak için gönderdik.”

Özetle Âyet-i Kerîme’yi biraz dikkatle incelersek, bir olumlu bir olumsuz iki bölümünü görürüz. Olumsuz olan baştaki bölümde, (biz seni göndermedik) diye ifade edilmektedir. Ehli zâhir meâl ve tefsirlerde bu bölüm, yukarıda da görüldüğü gibi pek dikkate alınmaz. Halbuki bu bölüm de, Allah kelâmı ve açık Kur’ân-ı Kerîmin mübarek lâfzıdır ve hükümsüz bırakmak imkânsızdır. O halde bunu anlamak için hayata ve gerçeklere çok daha geniş bakmamız gerekecektır.

(Biz seni göndermedik) İfadesinde evvelâ biz ve sen makamları vardır bu makamları yok saymak mümkün değildir. Biz, diyen, Zâtı ve sıtatları ile birlikte Zât-ı İlâhiyye’dir. Seni, diye ifade edilen ise o mertebede daha henüz halkiyyet olmadığı için muhatap olarak ilmi ma’nâda Hakikat-i Muhammedî, sıfat Ceberut makamı/mertebesidir ki, daha henüz ilmi İlâhiyyede bâtında Zât-ı İlâhiyyenin kendi bünyesinde Ahad olan “Tek” in bünyesinde ilmi olarak mevcuttur.

İşte bu Ahad/teklik mertebesinde iç bünyede ilmi olarak bulunan, Hakikat-i Muhammedî sıfat Ceberut makamı/mertebesi, kendi bünyesindeki, “seni” diye ifade edilen, daha henüz zuhura çıkmamış “sen” dir. İşte o yüzden, daha henüz vakti gelmediğinden, “göndermedik” ifadesiyle olumsuz olarak bildirilmiştir.



İllâ (ancak) ise bir şarttır, yani göndermenin bir şartıdır. O şart ise (Rahmet) şartıdır ve bütün âlemlere nefyedilen “Nefes-i Rahmânî” dir.

(Rahmeten lil âlemîn/âlemlere rahmet olması için,) Demekki âlemlere rahmet olarak gönderilen,

21

(seni/sen) diye ifade edilen hem rahmeti ve hemde âlemlerin kendisi Hakikat-i Muhammedî, nokta zuhur ismi ise, Hazreti Muhammed olan makam imiş.

Olumlu olan yani, varlık bildiren de bu bölümdür. İşte bütün âlemlerin hakikatindeki özel seçilmişlik budur.

-------------------

NOT= Bu hususta ileride daha geniş bilgi gelecektir.

-------------------

Biz yolumuza diğer bazı seçilmişliklerle devam edelim.

Kur’ân-ı Kerîm Ahzab 33/56 âyetinde





(innallahe ve melâiketehu yusallune alennebiyyi ya eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi vesellimu teslima.)

33/56. “Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri



peygamber üzerine selâtta bulunurlar. Ey imân etmiş kimseler! Onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun.”

Diğer övgüler (3/33) Âyetinde geçmekte iken buradaki övgü onlarla kıyas edilmeyecek mertebeden ve makamdandır. Sayı değerleri benzemekle birlikte çok farklıdır ikisinde de (33) vardır birinde Âyet numarasıdır diğerinde bir bütün Sûre numarasıdır. Diğerinin sayı değerlerini toplarsak (3+3+3=9) eder ki, zaten bellidir. Museviyyet yani “İmran”dır. Sûrede, zaten (3) “Âl-i İmrân” dır.

Diğeri ise “Ahzab” (33) ayrıca, Mescid-i Nebevî’nin ilk direk sayısıdır ki, bütün bu hakikatler oradan zuhur etmiştir. (56) Âyet sayısını da kendi içinde toplarsak, (5+6=11) eder ki bilindiği gib Hz. Muhammed mertebesidir.

Yukarıdaki Âyet-i Kerîme hakkında iş’âri tevil yönünde gerçek salâtın tarifini arıyordum, şöyle oldu.

22

-------------------



Salât sahibinin zâtı ile zuhur ettiği makamıdır, bu da İnsân-ı Kâmildir. İlk İnsân-ı Kâmil ise Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizdir. ” (11.04.2014 / Cuma)

-------------------

“Yüsallü” (salât) hakikati devam ediyor, kimin üzerine? (alâ’nnebî) Evvelâ peygamberi sonra da onun varisleri olan kâmil İnsanların üzerine. Her nekadar sûret-i Muhammedî gözden uzak ise de, bütün âlemlerde sîret-i Muhammedî hay ve hayat sahibidir. Ulûhiyyet, zat ve sıfat mertebesinden Hakk’ın salâtı ve melekût mertebesindende melâike-i kiramın salâtı devam etmektedir. Kelime, hali ve istikbâli kapsamaktadır. Bu yönde Âyet-i kerîme açıktır. Yani belirtilen husus sadece o günlere ait değil kıyamete kadar (bu hakikat) devam edecektir.

Ey imân etmiş kimseler!. Onun üzerine selâtta, teslimiyetle selâmda bulunun”

Yani, ey hakikat sâliki ve talibi olan canlar. Bütün âlemde mevcud olan Hakk’ın varlığına imân ederek bu düşünce ile Peygamberiniz üzerine Hakikat-i İlâhiyye’yi idrak yönünden, siz de evvelâ muhabbetle, sonra da aynı yoldan irfaniyyet ile selât-u selâm getiriniz ki, bu hakikat ve irfaniyyet yolu size de açılsın.

Ehli zâhir salât hakkında şöyle demişlerdir.

-------------------

(Salât Allahdan rahmet, meleklerden istiğfar, mü’minlerden ise, dua anlamındadır.)

-------------------



(Levlâke levlâk lemâ halektül eflâk) “Hadîs-i kudsî”

Eğer sen olmasaydın, olmasaydın âlemleri halketmezdim.”

Burada da görüldüğü gibi âlemlerin halkıyyeti onun batıni varlığına bağlanmıştır. Eğer o mertebenin yukarıda

23

bahsedilen ilm-i İlâhiyyedeki batınî varlığı (seni/sen) olmasaydın bunları Suret-i Muhammedî olarak zuhura çıkarmaz/halketmezdim.



(Evvelü mâ halâkallahu kalemü ve rûhî.)

Allah evvelâ benim rûhumu ve kalemi halketti.”

Yukarıda belirtildiği gibi Efendimizin kaynağı (Ruhu-l A’zam) dır ki ondan ilk zuhur eden Hakikat-i Muhammedî üzere olan Hazreti Muhammedin (s.a.v.) ruhudur. Ve kalem dahi ümmül kitapta bâtında olan ilm-i ilâhiyyeyyi Hakikat-i Muhammedî olan onun ilmini “Levhi mahfuz” olarak bildirilen ve bu ilmin kaza ve kader olarak yazılmasını sağlayan Zâtın ilim sıfatıdır ki, o da her mertebede zuhur eden tecelli-i ilâhiyyelerdir.

(Evvelü mâ halekallahu aklî ve nefsî.) “Hadîs-i kudsî”

Allah evvelâ benim aklımı ve nefsimi halketti.”

Akıldan kasıt, “Akl-ı küll” nefisten kasıt, “Nefs-i küll” dür. Bunlardan ilk zuhura dönük tecelli, “Tecellî-i Muhammediyye” ye olmuştur. Bu yüzden bunlar da kendisinde oluşan ilklerdir.

Allah her şeyden evvel benim nûrumu kendi nûrun-dan halketti.” “Hadîs-i Kudsî”

Burada da ifade edildiği gibi Nur-ı İlâhiyyeden ilk olarak Nur-ı Muhammedî zuhura getirilmiştir. Bu hususa diğer ifade ile “Derya-yı Nur-ı Muhammedî” denmektedir.

(Küntü nebiyyen ve Âdeme beynel mâi vettıyni) “Hadîs-i Kudsî”

Âdem su ile balçık arasında iken ben peygamberdim”

Bu hususun birçok değişik ifadeleri vardır, yeri olmadığı için burada kaydetmeyelim ancak kısaca belirtelim: o daha henüz Âdem sûretinde, beşer görüntüsüne bürünmemiş olduğu zamanda, ben bâtın âleminde, Hakikat-i Muham

24

medî üzere peygamberdim, denmek istenmiştir.



Görüldüğü gibi her mertebenin öncülüğü Hakikat-i Muhammediyye’ye aittir.

Özetlersek: Hakikat-i Muhammedî olmasaydı, yani Ahad’ın gönlünde, bağrında, kucağında ki; () “Mim” i olmasaydı bu âlemler olmazdı. Bu âlemler O’nun varlığı ile var olunca onlara her mertebede rahmet olarak gönderildi. Aslında rahmeti olmayan hiçbir şey yoktur. Rahmet ve zahmet, iki zıt gibi olan mânâlar ise de ikisinin de başlarında bulunan (R) ve (Z) harflerini kaldırdığımızda her ikiside (AHMED) okunur ki; asılları O’dur. Yani zahmet dediğimiz şeyin başından (Z) yi zevali kaldırdığımızda (AHMED) olur ve (AHMED)’e bağlıdır ve neticesi rahmettir. Biraz sabır gerektirir. Çünkü bu âlemin hususiyyeti, nimet ile nikmet’in “sıkıntı ile rahat” bir arada yaşanmasıdır.

Ayrıca Arap alfebesindeki “Rı” ()ve “Ze” ()harflerinin yazılımı aynıdır aradaki fark ise “Ze”, nin üzerindeki noktadır. O benlık noktası kalktımı ikisi de rahmet olur. Baştaki “Rı”, ı Rahmanı kaldırırsak ikiside sadece Ahmet ve Ahmet kalır işte zahmetin içindeki Ahmede ulaşmaya “Ze”. nin başındaki nefs noktası mani olmaktadır. O benlik noktası kaldırıldığı zaman geriye zâten aslı olan Ahmed kalacaktır. Bu ise bir irfaniyyet meselesidir.

-------------------

Allah evvelâ kalemi halketti ki, Hakikat-i Muhammedî dir.

Yine evvelâ O’nun rûhunu halketti ki, Rûh-u Â’zam’dır.

Yine evvelâ O’nun aklını ve nefsini halketti ki, akl-ı küll ve nefs-i küll’dür.

Yine evvelâ O’nun nurunu halketti ki, nûr-ı İlâhî’dir.

Âdem su ile balçık arasında iken O peygamber’di, ilk ve son Peygamber de O’dur.

------------------- 25

İşte görüldüğü gibi, (kalem, rûh, akıl, nefs, nûr, mertebelerinin ve peygamberlik mertebelerinin, yani bütün mertebelerin öncüsü; Mertebe-i Hakikat-i Muhammedîdir ve sayısal değeri bilindiği gibi (13) tür. Bütün bu mertebeler, (13) hakikatiyle ve (13) olan Ahad’dan zuhur etmişlerdir.

Nerede, nasıl, hangi mertebede ve güçte olunursa olunsun, bu sistemin dışına çıkılıp mülkte sahiplenmelik yapmak en büyük cehildir. Nice güç kuvvet sahibi gibi görünen kimseler ve devletler geldi geçti. Hiç birinin hükmü kalıcı olmadı, bu günkülerin de olmayacaktır. Çünkü nihai hüküm Ahad olan (13) ündür. O da Hakikat-i Muhammedî’dir. Ve O da “Malike’l Mülk” olan Yüce Hakk’ın bütün âlemlerdeki, zuhurudur.

Cenâb-ı Hakk Kûr’ân-ı Kerîm’de Hakikat-i Muhammed’înin nokta zuhuru olan Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkın da (4) bütün sûre ve (373) âyet-i kerîme indirmiştir.

(3+7+3=13) eder ki, açıktır. (4) Sûre ise şunlardır.



(1) Sûre-i Muhammed: (47/38) (4+7=11) Hz. Muhammed,

(2) Sûre-i Dûhâ: (93/11) (9+3=12) Hakikat-i Muhammedî

(3) Sûre-i İnşirah: (94/08) (9+4=13) Hakikat-i Ahmediyyet

(4) Sûre-i Kevser: (108/03) (1+8+3=12) yine Hakikat-i Muhammedî’dir.

Fazla uzatmamak için bu sayısal değerleri yeterli gördük. Yoksa bu sayılardan daha birçok sayılar üretilecektir.

Ve bu müthiş Sûrelerin müthiş mânâları çok muazzam hakikatleri ifade etmektedirler. Hepsi tamamen ayrı muhteşem birer konu olduğundan o sahalarına girmeden sadece sayısal değerleri yönünden kısaca ifade etmek istedim.

Bu Sûreler, Sûret-i Muhammedî’nin her biri ilâhi bir Sûret’ini açık olarak ifade etmektedirler, İnşeallah başka birvesile ile o yönlerine de temas ederiz.

26

(4-1=3) dörtten bir çıkarılırsa geriye (3) kalır. Çıkarılan o (1) i (3) ün önüne koyarsak (13) olur ki; (4) eşittir (13)-(13) eşittir, (4) tür ki; bu da İslâmın (şeriat, tarikat, hakikat, marifet) (4) mertebeleridir. İşte her bir sûre (4 sûre), sûreti itibariyle Hakikat-i Muhammedî’nin sûretini ifade etmektedirler.



Muhammed” (-) kelimesi, ilâve harekeler ile (13,9) kendi harfleri ile (13,2) sayı değerindedir ki, her iki yönden de (13) tür. (1+3+9=13) (132) ise (13) ün zâhir ve bâtın, her iki mertebeden tasdikidir diyebiliriz.

Hz. Rasûlüllah’ın doğuşu milâdî (571) (5+7+1=13)

Rebiülevvelinin (12) nci gecesinin (13) üncü güne bağlan-dığı gece’dir.

Doğduğu yer. (Mekke)() sayısal değeri (40+-

20+20+5=85) toplarsak, (8+5=13) tür.

(Kâ’be) () sayısal değeri (20+70+2+5=97=) toplarsak (9+7=16) (16-3=13) olur. Çıkarılan (3) ise, ilmel aynel, Hakkel yakîyn mertebeleri ile bu hakikatleri ya-şamanın gereğini ifade etmektedir ve Kâ’be-i Muazzama’nın (13) mertebesi vardır. İnternet kayıtlarından indirdiğimiz bu krokide açık olarak görülmektedir.

Ayrıca Beytullah, ilk inşasından bu güne kadar (12) def-a yeniden inşa edilmiştir.

Kâ’be-i Muazzama’nın çevresinde Osmanlılar’ın yap-tıkları revakların ön sırasındaki, direk sayısı (104) tür, ara-dan sıfırı kaldırırsak (14) kalır ki; nûr-ı Muhammedî’dir. Bu (104) direk, yüzdört ilâhi kitabı temsil etmektedir. Orada hepsinin toplu temsili olduğunun ifadesidir.

Ayrıca içinde (13) rükün/mertebe vardır.

27


(104) üncü son kitap olan Kûr’ân-ı Âzimuşşânı çıka-rırsak, geriye kalan (103) üncü mânâ-yı İncilî’dir. Yine aradaki, sıfırı kaldırırsak, (13) kalır ki, İncîl’in bağlı olduğu yer bellidir. İncîl’i de çıkarırsak geriye (102) kalır ki, Zeburdur. Yine sıfırı kaldırırsak (12) olur ki; bu da Hakikat-i Muhammedî, Zeburun bağlı olduğu yerdir. Zebur’u da çıkarırsak geriye (101) kalır ki, Tevrattır. Yine sıfırı kaldırırsak (11) kalır ki, Tevrat’ın da bağlı olduğu yer Hz. Muhammed’tir. Böylece bütün kitaplar Hakikat-i Ahadiyye’yi Ahmediyye’ye bağlıdır.

Kâ’be-i Muazzama’nın üst katının en ön sırasındaki, direklerin sayısı ise (113) tür. Öndeki tevhid hakikati olan

28

(1)’i alırsak geriye (13) kalır ki, oralarda da mutlak hakimiyyetini açık olarak göstermektedir.



Kâ’be’nin eni (11), boyu (12), yüksekliği (13) metredir ki; bu hakikatlerin hepsi orada mevcuttur.

Hâcer’ul Esved= Toplam sayı değeri, (678) dir. Baştaki (6+7) yi toplarsak (13) eder ki, kaynağı mâlûmdur.

Geriye kalan (8) ise sekiz cennettir ki zâten kendi de cennet taşıdır, bir bakıma Hakk’ın eli, bir bakıma Hakk’ın gözüdür.

Aslında dolar’ın üzerinde’ki, gözün aslı’da budur, çünkü kemâl budur. Diğer ismi (14) Nur’ı Muhammedî’dir. (Allahu Nurussemavati vel ard) olmakla âlemi bir noktadan ve her noktadan seyretmektedir.

Zem Zem, toplam sayı değerleri (94) tür, toplarsak (9+4=13) tür, kaynağı buraya bağlı olduğundan bitmek tükenmek bilmez.

Kâbe’nin kapıları da (94) tür, (94) üncü kapının üs-tünde ayrıca ikinci kata çıkan bir kapı daha vardır, onunla (95) olmaktadır, her iki halde de sayı toplandığında (13) ve (14) etmektedir ki, mertebeleri bellidir.



Safa ve Merve tepeleri arasında yapılan (sa’y) ye-rinde Safa tepesinden başlayan direklerin, hervele başlangıcına kadar olan sayısı (13) ve orada olan ve Âyet’te belirtilen Allah’ın Ulûhiyyet işaretlerinden biri de budur.





(İnne’ssafa ve’l merve’te min şeairillâh)

158: “Safa ve Merve Allah’ın –şeairi- işaretlerin-dendir”

Hac’da ve Umre’de Kâ’be’nin etrafında (7) def’a dö-nülür. Her dönüş bir şavt, (7) şavt bir tavaf olur. Ayrıca (sa’y)’da da (4) def’a gidiş ve (3) def’a geliş vardır ki, (7) def’a Safa ile Merve arasında yürümektir. Buna da sa’y etmek denir. Tavaf ve sa’y in toplamı ise (7+7=14)

29

dür ki Nûr-ı Muhammedî’dir. Dikkat edilirse Âyet sayısı da toplam (14) tür.



Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin en büyük mucizesi Kûr’ân’dır. Daha evvelce de belirttiğimiz gibi bütün zuhurları (13) tür.

-------------------



Yukarıda ıkra’ bölümünde ve Vahy ve Cebrâîl kitabında kısaca anlatıldı.

-------------------

Kûr’ân da (114) Sûre vardır, (114) besmele vardır. Baştaki (1) ler tekliğin/birliğin ifadesidir, onları ayırırsak (14)-(14) kalır ki; bilindiği gibi Nûr-ı Muhammedî’dir. Secde Âyetleri de (14) dür ki; çok mânidardır, her secde âyeti ayrı bir mertebeyi ifade etmektedir. (Bu husus müstakil bir kitap konusudur, ileride vaktimiz olursa inşeallah o yönde de bir çalışma yaparız.)

Secde Âyetlerinin sûre toplam sayıları (490) dır. Toplarsak (4+9=13) olur ki; bağlı olduğu yer bellidir. Âyet sayılarının toplamı ise (760) tır, toplarsak (7+6=13) tür. Görüldüğü gibi müthiş bir uyumluluk vardır. Ayrıca Kûr’ân-ı Kerîm’de “Şemsiyye ve kameriyye” diye ifade edilen iki kısım harf vardır. Bu harfler çok önemli tevhid ve Kûr’ân bilgilerini anlatan harflerdir. Gerek “Şemsiyye” ve gerek “Kameriyye” harflerinin adetleri (14) tür, yâni tıpkı secde Âyetlerinde olduğu gibi (13)ün varlığında bir başka ana kaynak harflerdir.

Bunlara (Hakikat-i İlâhiyye ve Hakikat-i Muhammedîyye) harfleridir de diyebiliriz. Şemsiyye, harfleri () (te) ile başlamakta, () (nun) ile bitmektedir ki, Nur-ı İlâhidir.





(Allahu Nûrussemavâti vel ard)

30

(24/35) “Allah semavât ve arzın Nûrudur.” Âyetinin



bütün âlemdeki, zuhurudur. (te) ile başlaması Hakikat-i ilâhiyyenin (ente-sen) ile tenezzülü’dür. Dikkat edersek Sûre ve Âyet sayıları toplamı (2+4+3+5=14) tür, Ne hayret verici müthiş bir uyum değilmi? Mânâ değerleri ile sayısal değerlerinin mucizevî bir şekilde nasıl bir uyum içinde oldukları çok açık olarak görülmektedir.

Kameriyye harfleri ise, () (elif) ile başlamakta ve () (he) ile bitmektedir’ki; Ahadiyyet hakikatinin bütün varlıklardaki hüviyyet’idir. (He) nin iki şekilde tek ve çift göz olarak yazılışındaki hikmeti, tek göz olarak Ahadiyyet hüviyyetini çift göz ise varlıklardaki Ahadiyyet ve zuhur hüviyyetini ifade etmektedir diyebiliriz.

Ayrıca bu harfler (13) hakikatinin alfabetik manevi oluşumunu da ifade etmektedir.

(13) olan Ahadiyyet mertebesi, her mertebe’de ayrı bir nûr ile zuhura çıktığından (14) üncü mertebe olmuştur. Ancak bu (14) üncü mertebe (13) ün üzerinde değil bütün mertebelerinde o mertebenin gereği olarak zuhur ettiğinden ve ayrı küllî bir varlığa sahip olduğundan (14) üncü mertebe denmektedir, yani bu mertebe yukarıda da bahsedildiği gibi (13) (14) diye (13) ün üzerinde bir mertebe değil, fakat bütün (13) ün mertebelerinde tümden tecellide olan Nûr-ı Muhammedî mertebesidir. Yoksa “Ahad”ın üzerinde sadece (a’mâ) iyyet vardır’ki, orada ise ne sayı ne hesap, ne insan, ne âlem vardır. Yani (14) (13) ün bütün varlık mertebelerindeki nûru olan, Nûr-ı Muhammedî’dir ve bu hakikat-sır ilk def’a (Bedir) savaşıyla dünya üzerinde zuhura çıkmıştır. (Bedir), bilindiği gibi ayın (14)’ü en kemalli ve tam bütün halidir. Yerde olan (Bedir) kuyularına nispetle verilmiş olan (Bedir) savaşının ismi, aslında gökte olan “Bedir” in ismidir.

Tarihler bu savaşta İslâm askerlerinin (313) kişi ol-duğunu yazarlar ki, çok mühimdir. Ayrıca dînî kitaplar, (124) bin Peygamber ve velinin sadece, (313)’ünün Rasûl

31

olduğunu söylerler. İşte bunlar birer rastlantı değil, birer gerçektirler. Bedir Savaşı (17 Ramazan / 13 Mart) da vukubulmuş, demekki; her bir Bedir eshabı orada bir (Rasûl)’u temsil ediyordu ve onların manevî yardımları da orada hazır idi.



Ayrıca, (313) ün baştaki, (3) ünü alırsak geriye (13) kalır ki, şayan-ı hayrettir. Ayırdığımız (3) ise bu haki-katlerin (3) mertebeden, ilmel, aynel, hakkel yakîn mertebelerinden yaşanmasıdır diyebiliriz.

İşte bu hâdise ile (13) ve bütün varlığında zuhur eden (14) Nûr-ı Muhammedî’nin yer yüzünde artık durdu-rulamaz zuhurunun başlangıcının mührü idi diyebiliriz.

Hakikaten de öyle olmuştur. O şerefli (Bedir) doğu-şundan/savaşından sonra Nûr-ı Muhammedî, bir daha evvelâ Arap yarım adasında, sonra da bütün dünyada önlenemez gelişmesini göstermiş ve kıyamete kadar da gösterecektir.

İşte (Şakku’l Kamer) “Ayın ikiye ayrılması” hadisesi de bunu göstermektedir ki; Hakikat-i Muhammedî’nin oradaki, hükmü ve gücüdür ve o mertebeden zuhurudur diyebiliriz.



(313) ile ilgili küçük bir bilgi daha sunalım. İlgili kitapların yazdığına göre (Büyük Konstantin) putperest iken milâdın (313) senesinde Hrıstiyanlığı kabul etmiştir ki, çok dikkat çekicidir. Konstantaniyya’ya hıristiyanlık (13) ile girmiş ve (13) ile çıkmıştır. Fazla yorum yapmayalım sadece iletmiş olalım.

Kûr’ân’ın hakikatleri evvelâ (Ikra’-Oku) ile sonra da (Kul-De ki) hakikatleriyle zuhur etmeye başladı. (Kul) sayısal değeri (100+30=130) dur ki, aslı (13) tür. Yani (Kûr’ân-ı Kerîm) baştan sona (13) ün anlatılmasını istemiş bunu emretmiştir.

Muhatap ümmet’tir, ümmet’in sayısal değeri ise daha evvelce de belirttiğimiz gibi (481) dir. Toplarsak (4+8+1=13) tür ki, aslı itibariyle “tebliğ-iletim” (13) ten (13) edir, ne açık değil mi? Aslında zâten başkası yoktur ki! Başkasına tecellî olsun.

32

Mertebe-i Ulûhiyyetinden, Mertebe-i Abdiyyet’ine nüzülüdür. Bir tarafta (13) verici, diğer tarafta (13) alıcıdır diyebiliriz. Ne müthiş bir alışveriş sistemi değil mi? Alıcı ve verici uygun olmassa zaten alış veriş olmaz.



Kûr’ân’da (Muhammed) kelimesi (4) yerde geç-mektedir. (3/14) (33/40) (47/2) (48/29) Görüldüğü gibi birincide (3) ve (14), ikincide (33) ve (40) üçüncüde toplam (13) dördüncüde ise ayrı ayrı toplandığında (12) ve (11) vardır. Bunlar dahi müthiş birer oluşumdur. Görüldüğü gibi bütün Hakikat-i Muhammedî sayısal değerleri toplanmıştır. (11-12-13-14-33 ve 40) tır. (40) ise Hz. Peygambere, Peygamberlik geldiği o kamâlâtın yaşıdır, diğerlerini ise tekrara lüzum yoktur. Muhammed Sûresi’nin sayısal değerleri (47/38) dir toplarsak, (47+38=85) tir ki, (8+5=13) o da (13) tür.

Hicret İslâmiyetin gelişinin (13) üncü senesinde olmuştur. Mîlâdî (622) (12) Rebiü’l Evvel’dir. Toplarsak (6+2+2=10) dur, (10) ise İseviyyet’tir. Yani bu oluşumla hicret’in diğer bir özelliği İseviyyet’ten yani (10) dan (11-12-13-14-) e hicrettir.

( ) (Hicret)’in sayısal değeri (5+3+200+400= 608) dir. Toplarsak, (8+6=14) eder ki, bağlı olduğu yer mâlûmdur. Yani hicret ile ilerleme (14) dedir.

Yeri gelmişken küçük bir şeye daha dikkat çekmek isterim, İstanbulun alınışı (1453) tür. Toplarsak (1+4+5+3 =13) tür. İşte konstantaniyyeye hicret eden de (13) tür ve fetih, senenin (13) üncü Cuma günü olmuştur.

Nasıl ki; (13) ün kemâl zuhur mahalli olan Hakikat-i Muhammedî gelmeden, eskiden sadece küçük bir kasaba olan (Yesrib) “Yemen serâbı” oraya Hakikat-i Muham-medî gelice onun Nûrundan (Medine-i Münevvere) (Nûrlu Şehir) oldu. Yani orası İslâm ile şereflendi ve “Ahzab Sûresi” (33/13) âyetiyle de belirlendi.

()

33

(Ya ehle Yesrib) “Ey Yesrib halkı”

Görüldüğü gibi (33) ve (13) çok mânidardır, (33) orada yapılan (Mescid-i Nebevinin) inşaatı ilk yapıldığında bilindiği gibi direk sayısıdır. Ve oradan (13) ün hakikatlerinin vaaz edilmesiydi.



Yesrib’in adı (Yemen serâbı) ndan gelirmiş. İşte böylece oraya (13) ün gelmesiyle (serâb) lık’tan yani hayal den hakikate Nûr’a ulaşmış oldu.

İşte Konstantaniyye’ye de İslâm hicret edince, yani oraya gelince orası da, İslâmla yani Nûr’ı Muhammediyye ile şereflendi ve ismi (İslâmbol) dan (İstanbul) diğer ifadeyle (tan-bul) yani doğuşu bul oldu. Bu oluşum orası için bir zül-zillet değil iftihar vesilesidir.

İşte gittiği her yere (Bedir) de doğmaya başlayan Hakikat-i Muhammedî nûruyla (14) şerefler götürülmüş ve oralarını nûrlu birer mahal (Medine) haline getirmiştir. Bunun tersi ile gidenler ise gittikleri yere (kan ve ateş) “cehennem” götürmüşler, İslâm ise (Nûr) “Cennet” götürmüştür.

Medine’nin sayı değerleri, (40+4+10+50+5=109) dur, sıfırı kaldırırsak (19) kalır ki, İnsân-ı Kâmildir. İşte Hakikat-i Muhammedî üzere olan ilk İnsân-ı Kâmil dünya üstünde Medînede en geniş mânâda “medenî”ce yaşamıştır ve bu medeniyet, bütün dünyaya ve âlemlere ışık tutmuş, nûr olmuştur ve buna “asr-ı saadet” (saadet asrı) denmiştir.

İşte bu zuhur mahallinin bir ismi de (habib) tir, ve daha evvelce de belirttiğimiz gibi sayısal değeri (13) tür. Medine Mescid’inin ilk yapıldığında, (33) direğinden (13) ü ön koridorda, Hz. Peygamberin kabri şeriflerinin ön tarafındadır.

Bab’üs-selâm (1) inci kapıdan içeri girildiğinde tam karşısında kalan (41) inci, tersi (14) olan Cennet-ül Bâki’ye çıkan kapıya kadar o uzun koridorda da tam (13) bölüm vardır ve o koridordan geçmek için ortalama (15) (20) seneye ihtiyaç vardır.

34

Âdem (a.s.) ile başlayan halk’tan Hakk’a doğru geriye dönüş yolculuğu İbrâhim (a.s.)’ın ayak izi ile belir-ginleşmiş İsrâil’in “isr” i ile yola koyulmuş İsâ (a.s.) ile göğe doğru yönelmiş ve Muhammed (s.a.v.)’ in “Esra ve Mi’râc” ı ile de kemâle ermiştir.

()(isr) sayı değerleri (1+60+ 200=261) toplarsak (2+6+1=9) dur.

( )(esra’) ise (1+60+200+1+1=263) toplarsak (2+6+3=11) dir. Görüldüğü gibi isr’lik (9) olan Mertebe-i Mûseviyyet kemâle erdiğinde (10), Mertebe-i İseviyyet ve o da kemâle erdiğinde Esra’ ve Mi’râc oluşmakta ve bu oluşum da elif ve hemze ile zuhura çıkmaktadır. (İsr) in (esra’) olması yükselmesi için bir “elif ve hemze” ye itiyaç vardır ki, İsr den Mi’râc’a bu elif ve hemze (13) taşımaktadır. Yükseliş böyle olmaktadır. İşte aradaki fark (elif) in varlığında yükselmektir. Onun da neticesi (Hicret) tir, daha evvelce de belirtiğimiz gibi sayısal değeri (14) Nûr’ı Muhammedî dir.

“İsr” yerde yürümek “Esrâ’ ve Mi’râc” ise göklerde yürümek, “Hicret” ise yer ve gökte yürürken gördüklerini anlatmak için (Hakk’tan) (halka) yere inip Medine’ye İlâhi medeniyyetle yürümektir.

Bu yürüyüşün ilk durağı olan (Sevr) mağarasından Medine’ye doğru yola çıkılmasını ilgili kitaplar (1 Rebiülevvel/ 13 Eylül) olarak kaydederler. Ne müthiş bir uyum değil mi?

Hz. Peygamberin Mekke’nin fethi için yola çıkma tari-hini de yine ilgili kaynaklar (13 Ramazan / 14 Ocak) olarak verirler. (Bu tarihler de hayret verici değil mi?

Hz. Peygamberin vefatı, Milâdi (632) (13) Rebiülevvel 8 Haziran, Pazartesidir.

Allah lâfzı da (67) sayı değerinde’dir. Toplarsak yine (6+7=13) tür.

Mülk Sûresi de (67)’inci Sûre’dir. Toplarsak yine

35

(6+7=13) tür.

İnsân Sûresi de (76) ncı sûre’dir. Toplarsak yine (7+6=13) tür.

Sûre-i Fetih: (48/10) biat Âyet-i toplarsak, (4+8+1=13) tür.

Rahmân Sûresi; (13) üncü Âyette, ihtar Âyetleri başlar ve (31) tanedir.

Sûre-i Tevbe: (9/40) Sevr mağarasında.



(lâ tahzen innellahe meanâ) “mahzun olma gerçekten Allah bizimle beraberdir.” (9+4=13) tür.

Kûrân-ı Kerîm’de (13) yerde (fakr) kelimesi geçer.

Mescid-i Nebevî’nin sayı değeri de (13) tür.

() (A’ma) sayı değerleri (1+70+40+10= 12,1) toplarsak (12+1=13) tür.



(Ahmed) Kûr’ân-ı Kerîm’de (61/6) Âyetinde geçmektedir. (6+1+6=13) tür.

Kûr’ân-ı Kerîm’in geneli (13) tür, şöyleki; (Fâtiha) Sûresi (7) Âyettir, son sûre olan (Nâs) Sûresi (6) âyettir, toplarsak (7+6=13) tür.

Peygamberimizin Mekke’deki görev süresi (13) yıldır.

Kurb’an bayramının ve hacc ibadetinin bitiş tarihi (13) Zilhicce’dir.

() (Necat)“kurtuluş” kelimesi de (50+3+1+ 400=454) toplarsak, (4+5+4=13) tür.

(Vesile) Mâide Sûresi (5/35) Âyetinde (5+3+5= 13) tür.

(Rûh’ül Kûdüs) toplam sayı değeri (409) dur. Toplar-sak (4+9=13) tür. Ve İseviyyet’in kaynağıdır.

“Rûh’ül Emin” sayısal değeri (346) dır. Toplarsak

36

(3+4+6=13) tür.

(Cum’a) sayısal değeri (1,13) ve (1+13=14) tür.

(Oruç) (savm) sayısal değeri (90+6+40=13,6)

(13) ve (6) dır. (6) ise altı cihettir.

() (Nûr)  sayısal değeri (50+6+200=256) dır, toplarsak (2+5+6=13) tür.

() (Secde) sayısal değeri (60+3+4=67) dir, (6+7+13) yani secde de bir bakıma (13)’ ün hakikatinedir.

Namazda (13) def’a niyet vardır. Niyet ise o şeyin ahdi yani sözleşmesidir. Kişi bir günlük namazda (13) def’a Rabb’ıyla sözleşme yapmaktadır ve bu her sözleşmeyi yenilediğinde yaptığı son hareketi “tahiyyat” olmaktadır. O da (13) def’adır. “Rabbenâ âtinâ” okunması da (13) def’adır. Bütün namazın rükünleri tatbik edilip ahid yerine geldikten sonra selâmete çıkıldığından (13) def’a selâm verilmekte sağa sola olması dolayısıyla da (26) selâm sözü oluşmaktadır. Bunun karşılığı olan “Allahümme entesselâmu ve minkesselâm” da (13) def’a söylenmektedir.

Ayrıca bir günlük namaz içinde (94) adet “selâm” kelimesi geçmektedir ki; bu da (9+4=13) tür. Ayrıca günün son namazı olan yatsı namazı da bilindiği gibi (13) rek’attır.

(Namaz hakkında daha geniş bilgi ‘Salât-Namaz ve Ezân-ı Muhammedî’ isimli kitabımızda mevcuttur, dileyen oraya bakabilir.)

Ayrıca şunu da ifade etmeye çalışalım. Aleyhisselâtu vesselâm efendimiz “Her kameri ayın (13-14-15) inci günlerinde oruç tutunuz” buyurmaktadırlar. Bu günlerde artan Nûr-ı Muhammedî özelliği ve hakikatinden, yani (13- 14 ve bir sonraki 15) ten azamî derece de faydalanın den-mektedir. Oruç tutarak hafifleyen ve hassaslaşan bünye ve gönlümüze (14) Bedir, dolunay, Nûr-ı Muhammedî’nin dol-

37

ması içindir ve bu da bir Rahmet-i Muhammediyye’dir.



Ayrıca Fransa da (lâ luna blanche-beyaz ay) diye bir tabir vardırki, Nûr-ı Muhammed-î demektir. Az rastlanan bir günmüş. Moğolistanda da yeni yıl başlangıcına “beyaz ay” deniyormuş. (İnternetten alınan bilgidir.)

Kûr’ân’da “akıl” (49) yerde geçmektedir. Toplarsak (4+9=13) tür, akıl dahi oraya bağlıdır.



Selâm isminin sayısal değeri (60+30+1+40= 13,1) dir.

Kurb’an bayramının dördüncü günü beklenmezse şeytana (49) taş atılır. Bu da (4+9=13) tür.

()(Heze min fazlı rabb’i)

“Neml Sûresi (27/40) Âyeti” “Bu da Rabbımın fazlındandır.” (2+7+4=13) tür.

()(Kûl) “söyle-de ki” sayı değri (130) yani (13) tür.

() (İblis) sayı değerleri (103) tür yani (13) tür.


  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   17


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət