Ana səhifə

15 Şubat’ta sinemalarda


Yüklə 57.2 Kb.
tarix17.06.2016
ölçüsü57.2 Kb.


-
UIP FİLMCİLİK SUNAR


YILIN EN KIŞKIRTICI BAŞYAPITI

KAN DÖKÜLECEK – THERE WILL BE BLOOD”




15 ŞUBAT’TA SİNEMALARDA



Yönetmen: Paul Thomas Anderson

Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Paul Dano, Ciaran Hinds, Kevin J. O’Connor, Dillon Freasier,

Sydney McCallister, Christine Olejniczac, David Willis

Senaryo: Paul Thomas Anderson (Upton Sinclair’in ‘Oil!’ adlı kitabından)

Yapımcılar: Daniel Lupi, JoAnne Sellar, Paul Thomas Anderson

Görüntü Yönetmeni: Robert Elswit, Prodüksiyon Tasarımı: Jack Fist

Kostüm Tasarımı: Mark Bridges, Kurgu: Dylan Tichenor

Özgün Müzik: Johnny Greenwood

Paramount Vantage / UIP Filmcilik





http://www.image.net ; http://www.uip.com.tr ; hakan_sonok@uip.com

Ayaklarımızın altında okyanus gibi petrol var. Onu benden başka kimse çıkaramaz.” -- Daniel Plainview.

There Will Be Blood – Kan Dökülecek”, Kuzey Amerika’nın Batı yakasının hırslarını, zenginliğini, aile değerlerini ve manyetik cazibesinin güçlü bileşimini keşfe çıkan büyük Amerikan filmleri kervanına katıldı. Paul Thomas Anderson’ın şimdiden unutulmaz filmler arasındaki yerini açan beşinci filmi olan “Kan Dökülecek”, izleyiciyi 20. yüzyıl başlarının Kaliforniya’sında şaşırtıcı bir yolculuğa çıkarırken unutulmaz bir karakterle de tanıştıracak: Petrol sayesinde hem kendisini, hem de tüm kasabayı değiştiren girişimci Daniel Plainview…



Kaba saba bir madenciyken servet sahibi otoriter bir işadamına dönüşerek, Edward Doheny ve John Rockefeller gibi tarihe geçmiş petrol öncüleriyle aynı seviyeye gelen Daniel Plainview, zenginlik ve gelişme gibi kavramları hiç bilmeyen Kaliforniya topraklarını bu kavramlarla tanıştıracak. Hem de kendi ruhunu karartma pahasına…

Portresini Oscar ödüllü aktör Daniel Day-Lewis’in çizdiği Daniel Plainview, cazibesi, beklentileri ve uzlaşmasız takıntılarıyla Little Boston adlı Orta Kaliforniya kasabasında büyük girdaplar yaratan bir adamdı. Topraktan petrol fışkırmasıyla birlikte dar görüşlü insanların egemenliğindeki kasabaya Daniel büyük değişimler getirdi. Ahlakı hor görme, yüksek hırs, baştan çıkartma ve yozlaşma gibi olumsuz özelliklerin yerine inanç, umut, sevgi ve sıkı çalışma gibi olumlu kavramlar yerleştirdi.

Petrol temalı efsanevi film “Giant”ın çekimlerinin yapıldığı Marfa adlı Teksas kasabasında gerçekleştirilen filmde Anderson ve ekibi, petrol kralı Daniel Plainview’in meteor hızıyla yükselişini ve tüyler ürpertici çöküşünü sepia tonlu (siyaha yakın kahverengi) fotoğraflardan esinlenilen capcanlı bir dünyayı gözler önüne seren görüntülerle anlattılar.

İki kez Oscar adayı yönetmen Paul Thomas Anderson, daha önce konusu Kuzey Amerika’nın batı yakasında geçen dört film çekmişti. Bunların her birinin bölgeyle ilgili farklı yaklaşımları vardı. İlk film olan “Hard Eight”, konusu Las Vegas kumarhanelerini fon alan bir polisiye-gerilim çalışmasıydı. Ardından gelen “Boogie Nights”ta porno endüstrisine farklı bir bakış getirdi. Üçüncü filmi “Magnolia”da San Fernando Vadisi’nde yaşanan büyüleyici olduğu kadar yıkıcı bir gecenin iç içe geçmiş öyküsünü anlattı. Dördüncü çalışması “Punch-Drunk Love” ise, yepyeni tadlar içeren bir romantik komediydi.

Yönetmenin bölgeyle ilgili beşinci çalışması “There Will Be Blood – Kan Dökülecek”, Kaliforniya’nın bugünkü zenginlik ve gücünün oluşmaya başladığı silkinme günlerine yaptığı ilk yolculuğu simgeliyor. Hollywood’un kuruluşundan ve yüksek teknoloji gelmeden önce Kaliforniya’nın itici gücü petroldü. Hazine ve yeni gelecek arayışındaki aç, yüksek hırslı ve tutkulu insanları petrol bu bölgeye çekmişti.

There Will Be Blood – Kan Dökülecek” projesi, Upton Sinclair’in 1927 yılında yazdığı “Oil! – Petrol” adlı kitapla başladı. Londra’daki bir kitapevini dolaşmakta olan Paul Thomas Anderson, orada Sinclair’in kitabına rastladı. Kaliforniya temalı kapağı hemen dikkatini çekmişti.



Kitabı okumaya başladığında risk almayı bilen petrol girişimcilerinin, bir zamanlar kırsal bir bölge olan Kaliforniya’yı değiştirmeleri konusunda Sinclair’in bakış açısını cazip bulduğunu söyleyen Anderson, “Romanın konusu benim de çok iyi tanıdığım Signal Hill bölgesinde geçiyordu. Kaliforniya’nın bu bölgesi bana her zaman ilginç gelmiştir. Romanda o bölgenin geçmişini okumak son derece heyecan vericiydi” diyor.

Petrol-Oil!”in yazarı Upton Sinclair, 1907 yılında yazdığı ve geniş kitleler tarafından okunan “The Jungle” adlı kitabıyla tanınıyordu. O kitabında Amerikan yiyecek endüstrisini sonsuza kadar değiştiren Chicago mezbahalarında yaşanan olağanüstü hareketliliği anlatmıştı. Aradan 20 yıl geçtikten sonra bu defa o dönemde yeni yeni filizlenen Amerikan petrol endüstrisinin kalbindeki yozlaşmayı, sömürü ve suistimalleri anlattı.



Konusu Kaliforniya’da geçen “Petrol-Oil!”de, aralarında Edward Doheny’nin de yer aldığı o dönemin en zengin petrolcülerini model alan J. Arnold Ross adlı petrol milyarderinin, aile işini devralmayı uman oğlu ile ilişkisi anlatılıyordu. Babasıyla işbirliği yapmak yerine isyan etmeyi tercih eden oğlu, iktidar arayışı içindeki karizmatik rahip Eli Watkins’in yönlendirdiği yoksul petrol işçilerini organize etmeye başlıyordu.

500 sayfalık kitabın ilk 150 sayfası Paul Thomas Anderson’ın dikkatini çekti. Sinclair bu bölümlerde petrol girişimcileri ve işçilerinin tehlikelerle dolu istikrarsız yaşamlarının derinlemesine detaylarını veriyordu. Ayrıca Sinclair’in her biri kendine özgü haince sonuçlara yol açan kontrolsüz spritüel idealizme karşı beslediği aşırı hırsı da cazip buldu.

Ardından daha derinlemesine araştırmaya geçen Anderson, Kaliforniya’nın çeşitli noktalarına dağılmış petrol müzelerinde dolaşmaya başladı. Yaptığı araştırma çalışmasında hayal gücünü ateşleyecek zengin fotoğraf koleksiyonlarına ulaştığını söyleyen yönetmen, “O büyüleyici fotoğraflara bakmaya doyamıyorsunuz. Dönemin insanlarının nasıl yaşadığını en gerçek şekliyle anlıyorsunuz. Bakersfield çevresindeki petrol alanlarında çok zengin bir tarih vardır. O bölgeler petrol işçilerinin torunlarıyla doludur. O kadar geniş araştırma yaptık ki, kendimi yeniden öğrenci gibi hissettim” diyor.

Ayrıca dönemle ilgili çok sayıda başka kitap okuyan Anderson, bunlar arasında en çok Margaret Leslie Davis tarafından yazılan “The Dark Side of Fortune – Servetin Karanlık Yüzü” adlı Edward Doheny biyografisinden esinlendi. Bu kitapta Kaliforniya’nın ilk büyük petrolcüsü olarak bilinen Doheny’nin Silver City’de yoksul bir madencinin oğlu olarak doğuşundan itibaren yükseliş süreci ve hırsları anlatılıyordu. Doheny’nin yaşamının izini süren Anderson, bir süre sonra Silver City’e yolculuk yaparak kentin kütüphane ve müzelerindeki eski resimleri ve sararmış gazeteleri dikkatle inceledi. Yazdığı senaryonun itici gücünü yaptığı bu araştırmalar oluşturdu.

Artık araştırma aşaması sona ermişti. Bundan sonrası Anderson’ın deyimiyle “kafayı kitaplardan kaldırıp yollara dökülme zamanı”ydı. Projesini hayata geçirmek için uzun yıllardır ortağı olan JoAnne Sellar ve Daniel Lupi ile işbirliği yapmaya karar verdi. Daha önce beraber çalıştıkları “Punch-Drunk Love”ın ardından yönetmenin farklı birşeyler yapmak istediğini bilen JoAnne Sellar, çok büyük zorlukları da beraberinde getireceğini bile bile “There Will Be Blood” projesini göğüslemeye hazırdı.

Bundan sonrasını JoAnne Sellar’ın kendisinden dinleyelim: “Paul yazdığı senaryonun dörtte üçünü tamamladığında Daniel Day-Lewis’e yolladı. Daniel’den hemen olumlu cevap geldi. Bu harikaydı. Çünkü Daniel olmasaydı Paul bu filmi yapabilir miydi, orasını bilemiyorum. Artık elimizde bir senaryo ve başrolde de Daniel vardı. Sonrasında bu işin üstesinden nasıl geleceğimizi bulmalıydık.”

O dönemin özellikleri ve coğrafyası konusunda kapsamlı araştırma yapan Paul Thomas Anderson, çekeceği filmin baş karakteri Daniel Plainview’i sessiz ve sakin mizaçlı, özgüveni yüksek bir erkek olarak düşünmüştü. Petrolü bulmasından itibaren elde ettiği olağanüstü güçle gelen kaos ortamına çekiliyordu.

Bu rolü Daniel Day-Lewis’in almasıyla birlikte Daniel Plainview karakteri, daha derinlemesine insani boyutlar kazanmaya başladı. Rol ürkütücü çılgınlıktan kara mizaha kadar uzanan soluk kesici bir sarkaca benzedi. Sürpriz şekilde şefkatli olduğu anlardan alçakça ve korkakça hareket ettiği noktalara kadar farklı boyutlar kazandı.

Oscar ödülü kazanan ve çok sayıda adaylığı bulunan Daniel Day-Lewis, kendi kuşağının en yetenekli aktörlerden birisi olmuştu. Onunla birkaç kez beraber çalışan (ve Oscar getiren performansı ‘My Left Foot’ta yönetme fırsatı bulan) yönetmen Jim Sheridan, New York Times gazetesine verdiği söyleşide, “O eğer yüzde 100 performans veremezse kendisini ihanet etmiş gibi hisseden bir aktördür. Bu mümkün değildir, o istediği her karaktere en yakın konuma gelebilen çapta bir oyuncudur” demişti.

Daniel Day-Lewis’in rolü kabul etmesiyle prodüksiyonun başlaması arasındaki iki yıllık süreçte ünlü aktör, portresini çizeceği petrolcü Plainview’in ruhundaki çatlakları ve yaşamının detaylarını keşfetme fırsatı buldu. Petrol bulmak için kazı yapanların ilkel doğasından ve servet sahibi olmak için Batı’ya hücum eden ateşli öncülerin hayallerinden etkilendi. Onlardan çok azının güç ve servete ulaşmayı başarabildiğini öğrendi. Başta Doheny olmak üzere o çağın diğer petrolcüleri hakkında araştırma yaptı. Filmin setine geldiğinde tam da Anderson’un istediği gibi bir karakter olup çıkmıştı.

Paul Thomas Anderson’un Day-Lewis ile ilgili yorumu şöyle: “Onunla çalışmak bir ayrıcalıktır ve böyle bir ayrıcalığa çok az yönetmen ulaşabilir. Bu rolü ona teklif edebilmek için cesaretimi toplamam gerekti ama bu iş için tek ve alternatifsiz aktörün o olduğunu çok iyi biliyordum.”

Filmde Plainview’in baş düşmanı ve rakibi Eli Sunday’in portresini çizen Paul Dano ise şu yorumu yapıyor: “ Her gün sete geldiğimde, ‘Bu adamın (Day- Lewis) ortaya koyduğu inanılmaz performans nereden kaynaklanıyor?’ diye kendime sordum. Ancak bu benim için bir gizem olarak kaldı.”

There Will Be Blood – Kan Dökülecek” projesinin tüm yükünün Daniel Day-Lewis ile Paul Dano’nun omuzlarında olacağı belliydi ama Anderson filmin daha iyi olması için ikinci derece rolleri de garanti altına almak istiyordu. Bu nedenle filmin yardımcı rolleriyle figüranlarını Batı Teksas’lı yerel halktan seçtiği insanlarla doldurmayı tercih etti. Böylece film için gereken otantizme ulaştı.



Senaryo yazarı – yönetmen Anderson, çektiği filmlerde yan rollere ve figüranlara verdiği önemi şu sözlerle ifade ediyor: “Hiç abartmasız söylüyorum, bir filmi yaşatanın da öldürenin de figüranlar olduğuna inanırım. Batı Teksaslı figüranların ortaya çıkardığı işten gurur duyuyorum. Elinizde Daniel Day-Lewis gibi büyük bir aktör olabilir ama onun arkasında duran insanlar hata yapıyorsa ve farklı telden çalıyorsa o filmin işi bitmiş demektir.”

Little Boston kasabasına geldiğinde Daniel Plainview’in en büyük rakibinin Eli Sunday olacağı hemen ortaya çıkar. Eli dış görünüş olarak çocuk gibidir ama gözüpek, atılgan ve coşkulu bir rahiptir. Gelenekçi olduğu için kasabaya petrolle beraber zenginlik ve taze kan geldiği takdirde kalabalık cemaatinin elden gideceğini ve onları kaybedeceğini bilmektedir.

Rahip Eli Sunday rolünde, “Little Miss Sunshine”adlı filmde portresini çizdiği öfke dolu genç rolüyle eleştirmenlerin beğenisini kazanan Paul Dano oynadı. Bu filmde 180 derece farklı bir portre çizen genç aktör, sevgi ve övülme özlemiyle Tanrı’nın adamı olma arzusu arasında içsel çelişkiler yaşayan öfkeli genç rahibi başarıyla oynadı.

Dano, Eli Sunday rolünün kendisine neden cazip geldiğini şu sözlerle açıklıyor: “Anderson’un yazdığı senaryoda bu karakterle ilgili gösterişli ve ateşli monologlar vardı. Paul’ün senaryosundaki diyaloglar ile benim yaptığım araştırmalar, baktığım resimler ve İncil okumalarım arasında ilginç karışımlar sözkonusuydu. Sanıyorum o karakteri yaratırken bunların hepsi bilinçaltımda yer etti.”

Evangelist rahiplerle ilgili yaptığı araştırmada onların gücü hakkında bilgi edindiğini ifade eden Paul Dano, sözlerine şöyle devam ediyor:

Onlar genelde yumuşak sesle konuşan insanlardır. Ancak vaiz kürsüsüne çıkınca dinleyenleri sımsıkı kavrayan ateşli konuşmalar yaparlar. Yaptıkları bu konuşmalar cemaati derinden etkileyip harekete geçirir. Ama onların muhaliflerinin verdiği tepkiler de aynı şekilde güçlü olur. Böyle bir güce ve kontrole sahip olunca bu gücü sürdürmek istersiniz. O zaman da samimiyetinizi kaybedersiniz. Tıpkı Daniel gibi Eli’nin de dikkatlerin odak noktası olmaktan hoşlandığını düşünüyorum. Zaten ikisini epik mücadele yapmaya mahkum eden temel nokta da budur.”



Daniel Plainview’in gücü hızla büyürken Eli’nin popülaritesi de aynı hızda çoğalır. Karşılıklı olarak birbirlerinden ve toplumdaki güçlerinden hoşlanmamaktadırlar. Eli’nin Daniel’e duyduğu kin ve öfkesi, elinden gitmeye başlayan dini gücünü tekrar yakalamak için kişisel intikam duygusuna yönelmeye başladığı vaaz sahnesinde doruk noktasına çıkar.

Bu sahnenin büyük bir dönüm noktası olduğunu belirten Paul Dano sözlerini şöyle sürdürüyor: “Plainview onun canını sıkmaya başlamıştır. Kendisine ve kilisesine saygı duymuyor oluşu yüzünden incindiğini hissetmektedir. Dalgaları yeniden tersine çevirebilmek için böyle bir vaaz vermesi Eli Sunday açısından çok çok önemlidir.”

Paul Dano – Daniel-Day Lewis ikilisi, daha önce Rebecca Miller’ın “The Ballad of Jack & Rose” adlı filminde beraber çalıştıkları için aralarında önceden gelişmiş bir çalışma ilişkisi vardı. Paul Thomas Anderson bu durumdan duyduğu memnuniyeti şu sözlerle ifade ediyor:

Paul Dano sadece Daniel’le çalışmaya aşina olmakla kalmayıp göreve her an hazır bir profil çizdi. Daniel ile başa baş oynayacak özgüvene fazlasıyla sahipti. İki karakter arasındaki gergin ilişki modeline karşın gerçek anlamda karşılıklı anlaşmanın tadını çıkartmanın yolunu buldular. Birbirleriyle karşılıklı uyum ve güven içerisinde bir oyun sergilediler.”



Filmin en esrarengiz karakterlerinden birisi de, portresini Kevin J. O’Connor’un çizdiği Henry karakteridir. Beklenmedik bir anda ortaya çıkıp Plainview’in uzun yıllardır kayıp kardeşi olduğunu iddia eder. Kısa zamanda onun güvenini kazanıp yakınlaşmayı başarır. Hatta onun en dürüst ve en içtenlikli itiraflarını dinleyerek zayıf noktalarını öğrenir.

Önceki yıllarda Stephen Sommers imzalı “The Mummy” ve “Van Helsing”deki rolleriyle tanınan O’Connor, filmde portresini çizeceği Henry karakteri için hazırlık yaparken çok sayıda fotoğrafı esin kaynağı olarak kullandığını söylüyor. Fotoğraflardan bir tanesini Paul Thomas Anderson’un verdiğini ifade eden aktör, fotoğraflarla ilgili yaklaşımını şu sözlerle açıklıyor:

Tutuklanmış olan kocaman bıyıklı bir erkek resminin yer aldığı çok eski fotoğraftı. Benim için önemli bir esin kaynağı oldu. Ayrıca arkadaşlarımdan birisinin gösterdiği bir başka fotoğraf daha vardı. Bir ailenin tüm üyelerinin yan yana oturduğu bir aile portresiydi. Üzerindeki giysi öylesine sıkıydı ki, sanki o aileye ait değilmiş, sadece yemek yemeye gelmiş gibi bir izlenim veriyordu. Bu fotoğrafı gördüğüm zaman öncelikle kilo vermeye ve daha aç görünmeye karar verdim. Anahtarım o resim oldu.”



Filmde yer alan aktörlerden birisi de, Daniel Plainview’in sağ kolu Fletcher’i canlandıran Ciaran Hinds oldu. Son olarak Noah Baumbach imzalı “Margot at the Wedding” adlı filmde oynayan aktör, senaryoyu okuduğunda şok geçirdiğini belirterek şu yorumu yapıyor:

Senaryo bende çok farklı duygular uyandırdı. Hırslara eşlik eden arzular, tutkular, intikam duygularıyla dolu olan ve İncil’den alıntılar içeren epik ağırlıklı bir çalışmaydı. Ayrıca yazım stili açısından da son derece keyifliydi. Zaten Paul’ün senaryo yazarlığındaki yeteneği, öykülemeyi en gerçekçi şekliyle yaparken duygusal vurgularla birleştirme konusunda olağanüstü bakış açısına sahip olmasıdır.”



Genç aktör, filmde portresini çizdiği Fletcher karakterinin öyküdeki yerini şu sözlerle yorumluyor: “O tam bir gözlemcidir. Plainview’in olağanüstü yükselişini seyrederken gelişmelerin içine pek karışmaz. Fletcher karakterinin doğasında hangi işi yaparsa yapsın sessizce ve mütevazi şekilde yapmak vardır.”

Kan Dökülecek – There Will Be Blood”da öne çıkan oyunculardan birisi, Daniel Plainview’in kendi oğlu gibi büyüttüğü H.W. adlı çocuk rolünde kamera karşısına geçen küçük aktör Dillion Freasier’di. Son derece derin bir naturalizm gerektiren bu rol için Teksas eyaletindeki okullarda çocuk arayan casting yönetmeni Cassandra Kulukundis, sonunda aradığı özellikleri Dillon Freasier’de buldu.



Yapımcı JoAnne Sellar’ın küçük aktörle ilgili gözlemleri şöyle: “Dillon daha önce film sektörüyle hiçbir şekilde ilgisi olmamış 10 yaşında bir çocuktu. Sürekli Teksas’ta yaşadığı gibi büyük Amerikan kentlerinden hiçbirisine gitmemişti. Paul tam da böyle birisini arıyordu. Ata binebilen ve silah tutabilen bir çocuk istediği için Dillon’un bulunması mükemmel bir fırsat oldu.”

Daniel Plainview, Orta Kaliforniya’daki bir aile çiftliğinin topraklarından petrol fışkırdığını duyunca o bölgede yaşayan Sunday ailesinin bireyleriyle uzun vadeli görüş alışverişi ve çatışma içerisine girer. Plainview ile kaderini değiştirecek bir anlaşma yapan Sunday ailesinin babası Abel Sunday rolünde, Steven Soderbergh’in “The Good German” adlı filminden tanıdığımız David Willis oynadı. Karısı rolünde ise daha önce hiçbir filmde oynamamış olan Marfa’lı yerel sanatçı Christine Olejniczak kamera karşısına geçti.

Sunday ailesinin, H.W. ile yakın dostluk kıran küçük kızları Mary Sunday rolünde Teksaslı küçük oyuncu Sydney McAllister oynadı. Çevresindeki hayvanlarla büyüyen McAllister’in filmde bir çiftlik kızını canlandırması zor olmadı. Portresini çizdiği Mary’nin H.W. ile yakın dostluk kurabilmesinin nedenini iyi anladığını belirten Sydney McAllister, “Mary çok yalnız bir kız. Babası onu katı davrandığı için H.W. ile tanıştığı andan itibaren onunla hemen arkadaş olur. H.W. de onun yoksul bir kız oluşuna hiç aldırmaz. Birbirlerinden hoşlanırlar” diyor.

LITTLE BOSTON

Paul Thomas Anderson, beraber çalışacağı insanlara “There Will Be Blood”un senaryosunu gönderirken yanına o dönemin 100’den fazla fotoğrafını içeren bir de kitapçık ekledi. Bu fotoğraflar, Anderson’un nasıl bir dünya yaratılmasını istediğini gösteriyordu. Süreç boyunca ortaya çıkan kreatif elektriklenmenin kendisine yönetmenlik kariyerinin ilk günlerini hatırlattığını söyleyen Anderson, “Bu filmi yaparken gerçekten büyük heyecan duydum. Bana ‘Boogie Nights’ı çağrıştırdığını hep söylerim” diyor.

Paul Thomas Anderson istediği atmosferi sağlayabilmek için bu filmde Oscar adayı görüntü yönetmeni Robert Elswit ile omuz omuza çalışmayı tercih etti. Anderson’un daha önceki tüm filmlerinde onunla beraber çalışan Elswit’in çalışmaları arasında, George Clooney’in yönettiği “Good Night and Good Luck”ta uyguladığı çarpıcı siyah-beyaz görüntü çalışmaları vardı.

There Will Be Blood”da tamamen farklı bir yaklaşım sergileyen Robert Elswit, kapalı mekanlar yerine geniş ve açık alanlarda güneş ışığı altında dış mekan çekimleri yaptı. Filmin temasına uygun düşen adeta tablo gibi ve soluk kesici kompozisyonlar ortaya koydu. Gizli hazinelerle dolu çöl manzaralarının güzelliği kadar acımasızlığını da gözler önüne seren görüntü düzenlemeleri yaptı.



Elswit ile çalışma ilişkisini Anderson şu sözlerle yorumluyor: “Bugüne kadar birçok filmde beraber çalıştığımız için birbirimizi çok iyi tanıyoruz. Elswit benim fikirlerimi özümseyip hayata geçirme konusunda son derece usta bir görüntü yönetmenidir. Toprağın 150 metre altındaki mağaralarda çekim yaparken rahat olabilmek gerekir. Bu rahatlığı sağladığımız için keyifli bir çalışma oldu.”

Anderson filmin prodüksiyon tasarımlarını, kariyerine Terence Malick’in “Badlands”inde sanat yönetmeni olarak başlayan Jack Fisk’e verdi. Terence Malick’in yanısıra David Lynch ve Brian De Palma gibi stilistik açıdan cesur yönetmenlerle de çalışan Jack Fisk, Paul Thomas Anderson’un yönetmenlik anlayışı konusunda şunları söylüyor:

Anderson ile çalışmanın maksimum düzeyde yaratıcılık gerektiren bir süreç olduğunu gördüm. Daha önce Terence Malick ile yaşadığım deneyime bağlı olarak 360 derecelik setler inşa etmeyi ve onları hiç bozmamayı severim. Bu yöntemim Paul’ün de işine yaradı. Sürekli değişim halinde bir yapısı olduğu için 360 derecelik setlerde çalışmak kreatif açıdan heyecan verici oldu.”



Kan Dökülecek”in çekimlerinin başlangıçta Kaliforniya’nın otantik ortamında yapılması düşünülüyordu. Ancak yönetmen Anderson’un deyimiyle, “Kaliforniya’nın içerisinde Kaliforniya’ya benzer bir yer” bulmak imkansızdı. Yapımcı Sellar, bu sorunla ilgili olarak, “Kaliforniya’nın her yerini dolaştık ama aradığımız gibi bir yer bulamadık. Çünkü nereye baksanız bir Burger King veya otoyol vardı. Biz de Kaliforniya’nın eski günlerinin benzerini kuracağımız başka bir yer aramaya karar verdik” diyor.

Yapımcıların arayışı onları Teksas eyaletindeki 2400 nüfuslu Marfa adlı kasabaya yönlendirdi. Burası Batı Teksas’ın Meksika sınırına yakın çiftliklerle dolu bir kasabaydı. ABD’nin diğer bölgelerine kıyasla daha az gelişmiş bir bölge olduğu için 20. yüzyıl başlarının Kaliforniya kasabasını çağrıştıracak özellikler fazlasıyla vardı. Kasabanın son derece zengin doğal ve insan kaynaklarını kullanan prodüksiyon ekipleri, yerel halkın yaklaşık yüzde 15’ini işe aldı.

Paul Thomas Anderson’un Marfa kasabasıyla ilgili gözlemleri şöyle: “Marfa herşeyden önce bir dönemin Bakersfield’ına benziyordu. Aynı zamanda Batı Teksas’taki petrol yataklarına da yeterince yakındı. Böylece eski tip petrol çıkartma ekipmanlarını yerleştirmek için bu bölgeyi kazma fırsatını elde ettik. Daha da önemlisi bölge insanları son derece sıcakkanlı ve yardımseverdi. Bunlara Batı Teksas’ın harika doğal manzaralarını da ekleyebiliriz.”

Bundan sonrasına prodüksiyon tasarımcısı Jack Fisk şöyle devam ediyor: “Bu mekanların en harika yanı, tüm setlerimizi tek bir çiftlik arazisinde kurabilmemizdi. Aralarında iki mil uzaklık vardı ama sonuçta aynı çiftlik arazisindeydiler. Görsel öğeleri tespit etmek için Paul ile beraber çiftliği baştanbaşa dolaştık. Vinçler için yer belirledik. Ardından Sunday Çiftliği’nin nerede yer alacağına karar verdik. Uzaklarda küçük bir yamaç görünce kilise için orasının iyi bir olacağını düşündük. Böylece kilise, çiftlik ve petrol vinçleri arasında bir nevi üçgen oluşturduk.”

Prodüksiyon ekiplerinin Little Boston’u kurması yaklaşık üç ay sürdü. “Orada gerçek anlamda küçük bir kasaba yarattık” diyor Jack Fisk, “Evlerin hepsi tahtadan üç boyutlu olarak inşa edildi. Ayrıca iç mekanlarıyla beraber birkaç tane gerçek bina yaptık. Bunlar arasında tren istasyonu da vardı. Tren istasyonunu tamamlamak için 20. yüzyıl başından kalan eski bir lokomotif de getirdik. Bu lokomotif, 1907 yılında Pennsylvania’daki Baldwin Locomotive şirketi tarafından üretilmişti.”

Prodüksiyonun en büyük zorluklarından birisi, hiç kuşkusuz filmin öykü akışında önemli yeri bulunan ve felakete yol açan dev petrol çıkartma vinciydi. Prodüksiyon tasarımcısı Fink öncelikle petrol vinçlerinin tarihsel örnekleri üzerinde inceleme yapmaya başladı. Aradığı esin kaynağını, Kaliforniya’da petrol çıkartılmasının altın günlerinin yaşandığı günlerde Kern County’nin Taft bölgesinde kurulan dev vinç oldu. Günlük 100.000 varil kapasitesiyle ABD’de o güne kadar hiç görülmemiş oranda petrol çıkartıyordu. Jack Fisk ile beraber çalışan özel efektler koordinatörü Steve Cremin, filmde kullanılacak vinç versiyonunu hazırlarken Kern Petrol Müzesi’nde buldukları orijinal 1896 yılı planlarından yararlandılar. Vincin yapımında mümkün olduğunca orijinal sondaj ekipmanları kullandılar.

Teksas’taki çekimlerden sonra Güney Kaliforniya’ya geçen Jack Fisk, artık yaşlanmış olan Plainview’in yaşadığı gösterişli malikaneyle ilgili çok farklı bir set yarattı. Bu sahneler Los Angeles’taki ünlü Greystone Mansion’da çekildi. 1920’li yıllarda inşa edilen bu bina bir rastlantı eseri olarak petrol kralı Edward Doheny ve oğlu tarafından yaptırılmıştı. Ancak Edward Doheny, 55 odalı malikanesine taşınamadan cinayet mi intihar mı olduğu kuşkulu şekilde hayata veda etmişti.

Greystone malikanesinin daha önce çok sayıda filmde kullanıldığını ama hiç bu filmdeki gibi görülmediğini belirten Fisk, “Paul bu malikanede baştanbaşa dönüşüm yaptı. Daniel-Day Lewis’i salonda şömine başında kamp yaparken ve bir kabın içine işerken görüyorsunuz. Yapılan çalışmalarla burası çılgın bir adamın yarattığı kaos ortamlarıyla dolu güzel bir malikane oldu. Tüm bunlar o yıllarda orada ne kadar çok şey yaşandığını gösteriyor. Ayrıca bodrum katında bir de bowling salonu kurduk. Eskiden orada bir bowling salonu varmış ama zaman içinde yok edilmiş. Biz yeniden oluşturduk” diyor.

Yönetmen Paul Thomas Anderson’un bitmek tükenmek bilmeyen heyecanının da kendisine esin kaynağı olduğunu belirten Jack Fisk, yönetmenle ilgili şu yorumu yapıyor:

Tüm çekimler boyunca daima heyecan doluydu. Sürekli olarak söylediği bir şey vardı. ‘İnanabiliyor musunuz, bu filmi gerçekten çekiyorum’ diyordu. Film için çok uzun süre hazırlandı. Senaryoyu yazarken ve Daniel-Day Lewis ile beraber çalışırken en büyük hayalinin gerçekleştiği fikrini düşündüğünü ve bundan mutlu olduğundan eminim.”



ŞAPKA VE KIYAFETLER

Filmin kendine özgü capcanlı ortamının yaratılmasında önemli bir unsur da, Mark Bridges tarafından hazırlanan kostümleriydi. Paul Thomas Anderson ile daha önce birkaç defa birlikte çalışan Bridges için “There Will Be Blood” projesi yepyeni bir deneyim anlamını taşıyordu. İlk kez bir dönem filmi (periyod filmi) için kostüm hazırlayacak olması nedeniyle ilk kez yeni bir alanda çalışacaktı.

Amerikan tarihinin en kışkırtıcı ve romantik döneminde geçen bu filmle ilgili temel yaklaşımını belirlerken öncelikle Anderson’un yazdığı senaryoyu incelediğini söyleyen Mark Bridges, nasıl bir yaklaşım izlediğini şu sözlerle açıklıyor:

Paul bir gün beni arayıp, ‘Bu filmin nasıl bir görünümü olacağını bilmek istiyorum’ dedi. Ardından öyküyü görsel açıdan anlatmak için o dönemden görsel materyalleri toplamaya başladık. Daha sonra Daniel-Day Lewis devreye girdi. Daniel Plainview rolünü oynaması onu görsel açıdan değiştirince farklı görünümler ve boyutlar kazandı. Bu sürece büyük katkı yapan Daniel-Day Lewis’in bir kostüm tasarımcısının hayal edebileceği en iyi işbirlikçi olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda önerilere de açıktı. Takım elbise ve kravat tercihleri konusunda oturup uzun uzun konuştuk. Bunları dramatik açıdan nasıl sunabileceğimizi tartıştık. Aramızda harika bir fikir alışverişi ve işbirliği gelişti.”



Sıra Plainview’in küçük oğlu H.W.’in giydirilmesine geldiğinde Mark Bridges, ona Victoria döneminde zengin çocuklarının giydiği pantolon ve dize kadar çoraplar giydirdi. Tasarımcı bu karakterle ilgili uyguladığı yaklaşımı şu sözlerle dile getiriyor: “Daniel oğlunu toplumun sempatisini kazanmak ve insanlar tarafından kabul görmek için bir çeşit süs olarak kullanır. Bu yüzden H.W.’nin toplum içine çıktığında çok iyi ve çok düzgün giyimli olmasını ister.”

Anderson’un daha önceden Kaliforniya tarihi, petrol tüccarları ve işçileriyle ilgili yaptığı kapsamlı araştırma sonuçlarından yararlanan Mark Bridges, “Filmin en küçük rolleri için bile o döneme özgü giysi sağladım. Bunu yaparken o işçilerin birer köle olmadığını, kölelikten sonraki dönemin işçileri olduğunu aklımdan çıkartmadım. Elimdeki giysileri seçerken o giysinin 1902 veya 1911 yılına ait olmasına pek aldırmadım. Önemli olan 20. yüzyılın başındaki süreci yansıtmasıydı. İnsanların giyim stilinin çok hızlı değişmediği gri bir dönem yaşanmıştı. Benim için önemli olan inandırıcı olmasıydı. Sonuçta yaptığım giysi düzenlemeleri araştırma ve sanatın karışımı şeklinde oldu” diyor.

Eli Sunday karakterinin giysilerini planlarken bu kadar büyük dini tutkuları olan bir insanın nasıl giyineceğini düşündüğünü belirten Bridges, vardığı sonucu şu sözlerle özetliyor:

Eli’yi ilk gördüğümüzde çiftlikte yaşamaktadır. Orada keçilere bakar. Bu nedenle rahip kıyafetlerini nasıl elde ettiğini merak edersiniz. Onu kilisede ilk gördüğümüz sahnede eğlenceli bir yaklaşım uyguladım. Üzerinde tamamen simsiyah bir rahip giysisi vardır. Ancak gömleğinin en üst düğmesi beyazdır. Bu da rahiplerin cübbe yakasını çağrıştırır. Popülerliği yükseldikçe ve büyüdükçe kendisini çevreye nasıl sunacağı; giysilerini nereden alacağı üzerinde kafa yordum. Kilise cemaati tarafından bağışlanmış giysiler mi olacaktır, yoksa başka türlü mü bulacaktır? Bu çalışmayı yaparken o döneme özgü silueti korumakla birlikte önemli oranda hayal gücüme de başvurdum.”



Sunday ailesinin diğer üyelerinin giysilerine de aynı özeni gösteren Mark Bridges, bu konudaki yaklaşımını ise şöyle açıklıyor:

Uyguladığım konsept temelde renksiz kıyafetler olmasıydı. Gri, bej, kahverengi ve bir miktar da aşırı solgun mavi kullandım. Sonuçta mavi olmadan kıyafet çalışması yapamazsınız. Arzu ettiğim görünüme ulaşabilmek için özelleştirilmiş renklerle de çalıştık. Renk paletinin aynı zamanda Robert Elswit’in özenli ışıklandırma çalışmasıyla da uyum içerisinde olması gerekiyordu. Renkler konusunda Robert’a her zaman danıştım. Herşeyin büyüleyici ve güzel görünmesi konusunda mükemmel bir bakış açısına sahip olan Robert bana her aşamada fikirleriyle yardımcı oldu.”



Kıyafetlerin sağladığı dönüştürme gücünden bol miktarda esinlenen aktörler, en çok zorlu çöl koşullarından ve sıcak havadan etkilendiler. 40 dereceyi aşan sıcaklarda kat kat giysilerle dolaşmak zorunda kalmak, oyuncuların karşılaştığı zorlukların başında geliyordu.

Kan Dökülecek – There Will Be Blood” ile ilgili son sözleri Mark Bridges söylüyor: “Filmin oyuncularının daha iyiye ulaşmak adına zorluklar çektiğini biliyorum ama filmin bitmiş halini görünce gurur duyacaklarından eminim.”





Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©kagiz.org 2016
rəhbərliyinə müraciət